Öne Çıkan Yayın

Nazım Hikmet / CEVAP

  CEVAP  O duvar o duvarınız,                 vız gelir bize vız! Bizim kuvvetimizdeki hız, ne bir din adamının dumanlı vaadinden, ne de bir...

18 Haziran 2021 Cuma

Küçük İskender / Periler Ölürken Özür Diler

 

🎨 John White Alexander


Periler Ölürken Özür Diler


Ayak izlerimizde ölüp erimiş peri pelerinleri

Periler birbirine düşman, pelerinler birbirine küs


Sana bugün bir mektup yazdım:

En çok

En çok güllerden sözettim

Saydam renksiz tutkun güllerden

Bir gül olmak korkusundan

Nedenini hatırlamıyorum ama ağladım

‘canım..’ diye başlanılıp

Vazgeçilmiş bir sürü kağıt parçası

Ruh parçası Aşk parçası

Buğu parçası Haz parçası

Vazgeçilmiş bir sürü kağıt parçası


Her ihtimale karşı kurşun kalemle yazılan

Ayrılık mektuplarını rüzgar taşır


Sen istesen gitmezsin

Sen bunu bana yapmazsın


Karanlığı aralık bıraksan içeri peri sızar

Sıkı sıkı kapatsan karanlığı

Ben sende mahsur kalırım

Sevişirken yüzüne düşen gözyaşım

Eski bir falcının sihirli küresi

Tut onu avucunda ve bana oku geleceğimi:

Serüvenler, aradenizler, araırmaklar, aşkla alevlenmiş günler mi?


Aşktan bana her mevsim çığ düşüyor

Kalbim aşka değil düştüğünde dar bir kuyuya düşüyor

İçinde kuğuların öpüştüğü bilinen öldürülmüş bir kuyuya


Yüzün yüzüme şüphesiz bir gizli geçitti

Saramadığım, beni saramayan bir fırtınaydı dizginsiz yüreğin gitti!

Bütün çocukluğumu çalıp da gitti.


Bir film adıydı değil mi: ‘herkes seni seviyorum der’

Ve bir şarkı adıydı: ‘bütün aşklar tatlı başlar’

‘şimdi uzaklardasın gönül hicran…’

hayati önemi olan acılardan başka ne kattık

birbirimizin yüreğine sevgilim: ‘gittiğin bu gidiş bence ölümden beter…

…’


yok bir köyde ilkkorku öğretmeniydim

dersimin adı: ölmek istemiyorum psikolojisi

öğrencilerimse: toprak ve ruh, eylem ve sis-

o kızlar arka sokaklarda yakışıklı oğlanların çirkin kalplerine yakın

kendimle savaşır ve ağlardım


bir gazeteydim:köşe yazarım: hüzün, magazin ekim: umut


sen istesen gitmezsin

sen bana bunu yapmazsın


kalbim göremeyeceğin bir köşede açan

bir yenik çiçek

kalbin ulu orta açmış bir sahte çiçek


Oysa söz vermiştik

Seninle birlikte kurtaracaktık rapunzel’i

İlk biz uyandıracaktık uyuyan güzeli ilk biz

Kırmızı başlıklı kız için kurtla dövüşecektik

Pamuk prenses’in cam tabutu başında en çok ağlayan biz olacaktık

(bugün ağlama!)

Hansel ve Gratel’e biz ormanda arkadaş olacaktık

Sen masallar severdin beni bir masala inandıracaktın

Sabahlara kadar kızmabirader de oynayacaktık


Çok uzak artık

Çok uzak

Çok uzak artık

Çok uzak


Çok geç olacak yarın. Yarın çok geç olacak. Çok geç olacak yarın. Yarın çok

olacak geç.

Yok olacak.


İnsan karanlıkta koklamamalı bir gülü

Kör olabilir tutkusundan


Bilsen öyle seviyorum ki seni

Bir tavşanın ürkek kaldırıp başını dağda

Yağan yağmuru seyretmesi gibi;


Ah sevgilim

Bu masalın sonuna kan yazdın:

Ovdun ve okşadın beni

Çıktı içimdeki cin;

Ondan ölümümü diledin.


Mayıstı.


Seni o yüzden bağışladım!

Ben en çok mayısta su içerim

Ben en çok mayısta başımı öne eğerim

İçimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar

Avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı

mayısta öğrendim ben

Ve teraslarda Leonard Cohen dinlemek en çok mayısa yakışırdı

Tiril tiril

bembeyaz bir giysiyle

Rüzgarda ayakların çıplak

Kolların saracak gibi mayısta ölüp dirilen tüm çiçekleri

Öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak

Durmak

Durmak


Sevgilim periler ölürken özür diler

Sevgilim..


Kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi

Bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi

Eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan

Tam

Tam yaza girecekken

Yazın omzuna yüzünü dayayacakken

Çekip giden

Ayaklarının altından o son sığınak terası da

Acılarının velihatı Leonard Cohen de

Çekip gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir

Yani.. anlıyor musun.. mayıstı..


Seni o yüzden bağışladım!


Bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan

Biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz

Ne güzel çocukluktu

Büyük çocukluktu yaptık işte

Ne yapalım, iki ömür odamıza hapsediliriz, cezamızı çekeriz, kulaklarımızdan değil yüreklerimizden çeker

Öğretirler bize

Yetişkinler gibi sevimsizce aşık olmayı, ama


Sevgilim periler ölürken özür diler

Sevgilim..


Hatırla, sana bileklerimi, sana dizlerimi

Sana topuklarımı sundum

Hatırla senin gözlerin çokulusluydu

Ve usluydu gözlerin


Bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum

Bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan

Telaşlanır, ağlar

Adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin

Talanım!

Artanım!

Eksik kalanım!

Yarım kalanım!


Nasıl yedirdim ihanetini kendime

O dev hisle sen mayıstın ben mayıstım

Her şey ama her şey elele mayıstı

Seni o yüzden bağışladım!


Uzanıp topraktan çıkardın beni

Tozumu sildin, hohladın, parlattın

Ovdun ve okşadın beni

Çıktı içimdeki cin;

Ondan

-gidecektin, mecburdun, hepsi gibi-

Affını diledin.


Mayıstı. Mecburdum. Seni o yüzden bağışladım!

Ah sevgilim

Nihayet

Oyun biter ve yırtılır kapanırken perde


Cin düşmüş dolunaylarda ben peri

şan, sen gül

yabani.


Sevgilim

Periler ölürken özür diler


Kimi aşklar bitmesi için yaşanır

Sen bunları hiç önemseme

Git gülümse başkalarına

Beni burkulmuş bırak

Beni ısırılmış

Beni emilmiş


Sevgilim söylesene

Seni ne ağlatır

Sevgilim

Söylesene

Söz kalbine dokunabilmek için

Daha hangi biçime bürünsün

Sevgilim ağlarsan kalbin olduğuna inanacağım

Söyle seni ne ağlatır


Söylesene seni ben niçin bağışladım


Yani bir ayrılık sonrası suçlamaları

İade edilen buz tutmuş armağanlar

İade edilen öpüşmeler, sevişmeler

Çok özlediğin birinin ölümünü duymak gibi aniden

Çekip giden bir sevgili

Çekip giden bir düş

Çekip giden bir sıfır

Sana uzatılan

İlk sahte çiçeğin peşinden

Koşarak giden sen

İhanet bir kent adı mıdır sandın sevgilim


Senden sonraydı

Gökyüzüne teslim oluyordu ayışığı

Ah senin zarif parmaklarına dolanmış kuğular,

Ve kalbi delik bir melek sabahlıyordu

Yeryüzünde

Ümit:kurugül! Ümit:aksigül!


Biliyorum kavgada bile söylenmez bu söz ama söyleyeceğim:

Seniseviyorum


Bir insan ne sır verebilirdi ki gölgesine


Dağlar dağlarına dürüsttür

Dağlar sularına alev içercesine dokunurdu

Dağlar dağlarına bir kez bağlandı mı kendi doruklarından mahşeri vurgunlar yerdi

Dumanıyla

İsiyle,

Dermanıyla

İniyle,

İnlenen ismime nakış gibi işlenen yazık fermanıyla

Kapına dayanan tanrı misafiri sevdam

Aşkımla belalanan dağım!

Dağlara adak adamış bir toprağın yangınıyım ben de!


Bakma!

Kumumda tuz var

Bu dağ kanayacak

Aşkında ihanet var

Kalbim dağlanacak

Kızma korkma kaçma acıma ağlama utanma unutma

Ama sakın unutma Seniseviyorum


Ama senin kulağına eğilip

Dağ diye fısıldayan bu dudak

Ya elinden ya ayağından

Ya eteğinden ya alnından

Öfkelenme: öpmeyecek,

Mutlaka çok isteyecek öpmeyi fakat

Öpmeyecek, sen istemedikçe.

Sadece bir hayalet nehir gibi fışkırıp

Dört nala kan olup akacak göğsüne

Öfkelenme: senin değil

Ölü bir meleğin göğsüne


Sevgilim ağlarsan

Göz yaşların hatırlayacak

Sen ne çok şeyi unutmuşsun

Sevgilim


Söylesene

Külün de yanışının ardından ne kalır geriye

Bu kez ağla sevgilim

Ağla ki benzeyesin o yitik benzersizliğine


1-hala benden söz ediyor musun?

2-unutmak ne mümkün

3-biliyorum

4-orada olacak mısın?

5-Korkarım ki başka şansım yok. Vücudumu dolaşan tenim bunu söylüyor. Ağrıyorum. Her şeyi yitirmişim meğer, bütün eski fotoğrafları attım.

6-Hissettim bir yerlere fırlatıldığımı

Orada olacak mısın?


Bu mektubu yırt at.

Sen istemezsen gitmezsin. Sen bana bunu yapmazsın. Biliyorum.

Beni hatırlatacak ne varsa yırt at. Kalbini ve tenini ve dudaklarını…


Sevgilim periler ölürken özür diler

Sevgilim.


Küçük İskender

Küçük İskender / Yaz Serin Geçer Sanmıştım

John White Alexander (1856-1915) | Symbolist painter

Yaz Serin Geçer Sanmıştım


Ben, bu yaz serin geçer sanmıştım. Uzun zamandır konuşmayı unutmak, hiç bir şeyi bilmemek, yalnızca, evet yalnızca gece yarısı edilebilecek bir telefonla uyanıp, eski, çok eski bir arkadaşın sesini duymak istemiştim. Galiba, en büyük hatalarımdan biriydi bu. Ses ne kadarını anlatabilir ki bir insanın: görmeden, dokunamadan, ansızın kapatarak avcunu, bir kelebeği orda hapsetmek gibi bir şey olmalı. Oysa ağrılı yaralarım, ‘janti’ taklalarım, hububata dönüşmüş yanlarım vardı. Oysa ben, bu yaz serin geçer ve sessiz kalmayı tercih ederek, evimde, odamda, fallar açarım, belki biraz müzik dinler, ağlarım diye ummuştum. Hatırdan hiç çıkmayan yüzlerin hiç çıkmayacak fallarını açarım, bir parça tarihe geçerim diye ümit etmiştim. Ama olmadı. Olmadı işte, savruldum. Şaşkın çocuğun elindeki patlak, şapşal balon gibi, muhit itibarını yitirmiş delikanlı gibi, kalakaldım. Artık her şeyi biliyorum. Artık her şeyi bilmekten başka çıkar yolum kalmadı. Bu ne sancılı bir telaş benim için; bedenimden mahrumum. Onlar önemsemesinler, hatta alay etmeleri bile mümkün ve belki böylesi daha yıpratıcı, daha bir mazlum kılıcı. Oysa neleri özlemiştim, ne şahane hisler beslemiştim. Oh, artık çok geç? ! Onlara söylemek için şarkılar, okumak için şiirler, anlatmak için çok kaliteli seks fıkraları ezberlemiştim günlerce; ben, bu yazı serin geçer sanmıştım. Alev alev. Her yer alevler içersinde; ve ben, bu korkunç yangında çatıya kaçacak gücü bile kalmamış bir kötürüm gibi, tekerlekli sandalyemde havanın her zaman olduğundan daha çabuk ve daha fazla kararmasını, damların hesapsız kediler ve matematisyen martılarla dolmasını bekliyorum şimdi. Aşk, beni ünlü yapar sanmıştım! Neleri özlemiştim, ne mükemmel hisler beslemiştim: çıt çıkarmadan çekildiler, hükmen yenildik. Kaybolanları da gördüm. Samimi söylüyorum, hem de çok yakından gördüm. Kendi aralarında konuşuyorlardı. O mesafede gidip gelen bir nefes topluluğu, ağızdan kulaklara musikisi noksan bir söz kümesi taşıyordu. Bu kümeste tek tavuk da bendim! Ah, bir parça ağlarım diye ummuştum. Nafile! Olmadı velhasıl. Artık her şeyi biliyorum. Artık her şeyi bilmekten başka çıkar yolum kalmadı. Bütün bütün boğuldum. Karaya da vuramam / vuramam. Neden benden söz ettiler kısaca. Neden dolaştım bir serseri kurşun gibi oradan oraya. Oradan oraya ve kime götürüyordum parklardan topladığım oksijen oranı yüksek çiçekleri. Kim koklamaya cesaret edecekti, kim onları alıp bir vazoya yerleştirecek kadar kendini tanıyordu, bana inanıyordu, beni seviyordu, mıncıklıyordu, kolluyordu… hiç. Hiç kimse. Bunu da biliyorum. Buna da erdim. Bir kere, en başta sezmiştim yanılacağımı… İlkin, telefon defterimi attım. Sonra fotoğraflar, ah çok hoş, elbette o mükemmel fotoğraflar. Renk renk, çeşit çeşit, insan insan, düşman düşman fotoğraflar. Topluca otururken, içki içerken, grup seks takılırken, hususi sevdaların o “sözü geçmese iyi olacak, mayonez alır mıydın” tipindeki sohbetlerinde çekilmiş, arşivlenmiş, çerçevelenmiş fotoğraflar! Deklanşöre basanın, karşısındaki topluluk içinde olamayışının da hüznünü, burukluğunu taşıyan o canım fotoğraflar! Kestim kendimi. Kestim kendimi, çıkarttım fotoğraflardan: Bir şiirde geçer ya hani: Oramda buramda biraz el, biraz bacak, biraz omuz ve penis kaldı. Oyup çıkarttığım o adamı, o Aptal Surat’ı attım, yani kendimi. Şimdi o fotoğraflardaki o insanlar bensiz, ben zaten mekansız, yurtsuz, huysuz ve savruk, anne tarafından serseri, baba tarafından alkolik, ölmüş ve yarı diri bir adamım. Olmadı işte. Artık her şeyi biliyorum. Bağırsam çağırsam, “Ne bağrıyon lan bu saatte lavuk, manyak mısın? ! ” diye karşılık verecek bir yabancı bile yok. Artık her şeyi bilmekten başka çıkar yolum kalmadı. Romantizme kızıyorlardı. Evet, onlar da gözyaşlarını bir sır gibi saklamayı erdem sayanlardandılar. Kollarımda kör jilet yaraları, mutfakta üç haftalık bulaşık, ciğerimde dışarı atılması kasten unutulmuş bir miktar esrar dumanı, kulaklarımda fış fış kayıkçının ilk iki mısrası, gidilmesi gereken ülkeler, kalınması gereken oteller var aslında. Godot’yum desem, bekleyenim olmaz! Acayip bunalımdayım. Sevmiyorum bu tür hijyenik cümleler kurmayı. “Artık” kelimesini kullanmaktan nasıl da sıkıldım. “Dert yanmak” fiiliyle başım uzun zamandır dertte! … Gecenin bu yarısında… Gece Yarısı Edilebilecek Bir Telefon! Evet, aslında ben yalnızca buna değinecektim. Hatta sabaha karşı… Kafanı.iktiysem kusura bakma, özürdilerim, eğer, rahatsız…ediyorsam…eğer…
Sen… Peki sen benim telefon numaramı hatırlıyor musun hala? !

Küçük İskender

17 Haziran 2021 Perşembe

Şükrü Erbaş / Pervane [ Gölgelik ]

Gölgelik


Ağaçlar şarkısını döktü Boncuk Hanım

Bahçelerin duası ölüm üzerine nicedir

Deniz çekildi çekildi, buğday başağı bir çocuk

Harman yerlerinde köpüklenip duruyor

On parmağın gösterdiği güneşler

Çatılarda bir yoksulluk ürpertisi

Islık çalan kirpiklerde yıldız tozları

Puhu kuşlarından bir yatakta uzaklar

Yorgunlukla sürmelenmiş bir rüya şimdi

Bir kandil soluğu gökyüzünde rüzgâr.


Önce Ömür diyorum, sonra Hayal

Sonra sonsuz karlar içinde bir nar

Bir adam her gün biraz daha ölüyor

Gövdesi ağardıkça canı heves yarası

Ağzı geçikmiş zamanlardan bir kuyu

Rodos gülünü örtünmemiş üstüne

Limon çiçeklerine mahcup

Varsa yoksa gülhatmilerden bir yoksul harf

Kimi sevse gözlerinin bebeğinde o çığlık:

“Dinle imdi sen o zarı arı inler bal içinde.”*


Dünya aklında tutmaz kimseyi sürmelim

Benim, sevgilim diye diye çırpındığın

Senin, huzur diye unuttuğun

Ne varsa gövdemizde tüten

-Bir karabatak sulara dalıp dalıp çıkıyor-

Bir yasemin kokusu kadar sürmez hükmü

Tanrının can bulduğu bu gölgelikte…


Şükrü Erbaş / Pervane, 2014


* Pir Sultan Abdal

Şükrü Erbaş / Çırpınma

🎨 Leiko Ikemura / Siyah iniş, 1999


Çırpınma


Sen evden çıktın ya, eşik önünden aktı, pencere ardından koştu. Kalabalık içinde yabancı kalma diye aynadaki gülüşün, kâküllerindeki rüya, sandıktaki kokun, üstüne gökyüzü oldu. O uzak, soğuk, kocaman şehir birden ev içine döndü. Ben titreyerek baktım ardından. Kötü bir yalnızlık seni incitmesin diye avuçlarındaki hayat çizgisinden sessizce öptüm. Hatırlar mısın, sokağın başında bir kadın, ölüme bakar gibi bakıyordu çocuğuna. Sen korktun, ben korktum. Kar mıydı, akşam mıydı, büyümüş müydük, zamanın sahibi kimdi, gelecek nerelerden gelecekti, bilmiyorduk. Sen sakindin, ben kötü bir telaştım. Sen güzeldin, ben katıydım. Sen kalbine tutunmuştun, ben öfkemi seviyordum. Dünya bir kibir fotoğrafıydı. Kocaman bir yapının önünde durdun. Bütün pencereler sana baktı. Sen bütün güzelliğinle onların geldikleri yerleri gördün. Ben o gün orada öğrendim, çocukluğu olmayanın büyüklüğü de olmazmış.


Akrep de yelkovan da iki kaşının arasında durdu.


Şimdi dünya herkesten yapılmış bir gönül yorgunluğu. Şimdi dünya soğuk. İnsan büyüdükçe bir bir ayrılıyormuş sevdiklerinden. İnsan güzellikten önce korkuyu görüyormuş. Şimdi dünya eşiklerde bir salkım gözyaşı. Kimse odalara sığmıyor. Yollar bir yalnızlık ıslığı. Herkes topuklarında bir tomurcuk arzuyla uyuyor. Şimdi dünya başsız sonsuz bir alın çizgisi. İçinde bütün kadınlardan bir anne. İçinde bütün babalar sigara dumanı. Sen bir basma entarisin ki gittiğin her yer eteklerinde çiçekleniyor. Gülmüyorsun da gökyüzü yıldızlarını döküyor üstümüze. Kömür kokularını sevdiğim kadın, sen ne zaman büyüdün. Ne zaman bütün şarkıların kederi oldun. O yoksulluk içinde bizi ne zaman doğurdun. Nasıl sevdin bu kadar yalan insanı. Köpükler, gamzeler, menevişler… ölümü nerende sakladın.


Şimdi dünya evlerde bir ayrılık ayini.


Sen evden çıktın ya, önce duvarlar nemlendi. Çatı, odalara indi. Pencereler birer örümcek ağı. Eşik çoktan darağacı. Sokaklar zülüflerinden esmiyor artık. Zaman eşyada boğuldu. Ev değil, yaprak döken bir hatıra. Yalnızlık her yerden ses veriyor. Bunaldım diyorum, herkes biraz daha kabuğunun içinde. Bir elim ötekinde çırpınıyor. İnsanın yalnız ağlaması ne kadar acıymış.


Sen evden çıktın ya, kırk beş yıl çıkmıyor işte…


Mayıs, 2017

Şükrü Erbaş

16 Haziran 2021 Çarşamba

Oruç Aruoba / Başarısız oldum..

 

Rembrandt / The Return of the Prodigal Son, 1669


Başarısız oldum..


Ne olabilirdi ki benim başarım, ben o koşullara boyun eğip, toplum içinde bana gösterilen yeri alsaydım? Bir ikiyüzlülük, bir sahtelik, bir aldatmaca olurdu bu ‘başarı’—-ben’im, ben olmadan, hatta benliğimi bir kenara atarak, kişiliğimi çiğneyerek elde ettiğim bir şey. Karşılığında kim olduğumu verdiğim bir ‘kimlik’… Bunu kabul etmedim—Şunu bilmeni istiyorum: Pişman değilim; hiç de pişman olmadım. Ama şunu da bil ki, öyle gururlu falan da değilim-olmadım. Kendimden hiç nefret etmedim; ama bir türlü beğenemedim de kendimi. Çok acı çektim ama başkalarına da çok acı çektirdim. Kendimi haklı görüyor değilim; ama kendimi savunuyor da değilim-hele yargılamayı hiç beceremiyorum, kendimi de dünyayı da…


Dünya ne ise oydu, ben de ne isem o oldum-uyuşamadık. Hepsi bu…

Oruç Aruoba

Atilla İlhan / Sana Ne Yaptılar

🎨 Dante Gabriel Rossetti / Desdemona, 1878-1881

Sana Ne Yaptılar

o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi
bir bıçağın ağzında yürür gibiydin
demirlerin soğukluğu soluk dudaklarında
gözlerinde karanlığı dar hücrelerin
seni görür görmez özgürlüğümden utandım
söyle ne içersin çay mı kahve mi
çok değişmişsin birden tanıyamadım

saçların uzundu omuzlarına akardı
gönlümüz şenlenirdi sarışınlığından
onlar mı kestiler sen mi kısalttın
gülerdin içimize aylar doğardı
görünmez dağların arkasından
eski gülümsemeni beyhude aradım
o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi
çok değişmişsin birden tanıyamadım

bir çay içer misin yoksa kahve mi
kibritim yok demek cigaraya başladın
ellerin de titriyor bir şeyin mi var
böyle bir kız değildin sen eskiden
sana ne yaptılar sana ne yaptılar
kirpiklerin ıslanıyor durup dururken
o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi
çok değişmişsin birden tanıyamadım

Atilla İlhan

Attila İlhan / İhtiyarlar Balladı

🎨 Albert Anker, 1886


İhtiyarlar Balladı


onlara ün mü gelir bazı ses mi duyarlar

yumuşak bir kedere ufalır bakışları

idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar

ölüme koşullanmış bütün davranışları

yorgun öksürükleri oturup kalkışları

yaşayıp durmaktan gizlice utanırlar

her gece artık gitmek vaktidir sanırlar

geçmiş günlerinden bir destek aranırlar

uysal bir gülümseme tek sızlanışları

idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar

ölüme koşullanmış bütün davranışları


yolculuk sabaha mı yoksa akşam üstü mü

aylardan bu ay mı günlerden acaba ne gün

yılan gibi çöreklenmiş bu boğuk kördüğümü

çözebilirsen çöz çözememekten üzgün

kaç kere hesabını çıkarırlar bir ömrün

şu yağmurlu güz dünyadaki son güzü mü

bir daha yiyecek mi yediği şu üzümü

ya uykuda giderse söylemeden son sözünü

ölmek var mı farkına varmadan öldüğünü

yılan gibi çöreklenmiş bu soğuk kördüğümü

çözmeye uğraşırlar çözememekten üzgün


bakılan her resim bütün bir ömrü saklar

ellerini kaldırsalar yıllar dökülüşür

birazdan yalıda sanki buluşacaklar

bir yerde saat çalsa o sevgili görünür

umut heykeli midir ay ışığı örtünür

bir pencere açılsa unutulmuş şarkılar

çocuk bahçelerinden nasıl yankılanırlar

kalkan her vapurda giden bir yolcu var

gönderilen her mektup onları götürür

idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar

sabahtan akşama her gün kaç kere ölür


Attila İlhan