Öne Çıkan Yayın

Nazım Hikmet / CEVAP

  CEVAP  O duvar o duvarınız,                 vız gelir bize vız! Bizim kuvvetimizdeki hız, ne bir din adamının dumanlı vaadinden, ne de bir...

Biz ~ YEVGENİ İVANOVİÇ ZAMYATİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Biz ~ YEVGENİ İVANOVİÇ ZAMYATİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2018 Cumartesi

Biz (Kayıt 1,2,3)~ Yevgeni Zamyatin

Yevgeni Zamyatin
Biz


Kayıt 1

Duyuru
Çizgilerin En Bilgesi
Epik Bir Şiir

     Devlet Gazetesi'nde bugün yayınlanan duyuruyu kelimesi kelimesine buraya aktarmakla yetiniyorum:

     ENTEGRAL'in 1 yapımı bugünden itibaren 120 gün içinde tamamlanacaktır. İlk ENTEGRAL'in uzaya yükseleceği büyük, tarihi an çok yakındır. Bin yıl önce kahraman atalarımız Dünyayı fethederek TekDevlet'in egemenliği altına soktu. Sizleriyse daha da şanlı bir görev bekliyor: Ateş soluyan, elektrikli, camdan ENTEGRAL eliyle evrenin sonsuz denklemini bütünleştirmek. Diğer gezegenlerin, muhtemelen hala özgürlük adıyla bilinen ilkel aşamada yaşayan meçhul sakinlerini aklın faydalı boyunduruğuna almak sizlere düşüyor. Kendilerine matematiksel yanılmazlıktaki mutluluğu sunduğumuzu kavrayamamaları durumunda mutlu olmaları için zorlamaya mecbur kalacağız. Ama silaha başvurmadan önce sözcükleri denemeliyiz.

     1- Entegral: (Fr.) Bütüne ait olan veya bütünleyici. Dilimizde '"Tümlev" olarak geçmekle birlikte daha yaygın kullanılmasından dolayı metindeki matematik hissini koruyacağı düşünülerek Entegral yeğlenmiştir.(ç.n.)

     İşbu vesileyle Velinimet adına, TekDevlet'in tüm Sayılarına duyurulur:

     Yapabileceğine inanan herkesten, TekDevlet'in güzelliği ve yüceliğini vurgulayan tezler, epik şiirler, manifestolar, methiyeler ve diğer eserler hazırlamaları talep edilmektedir.

     ENTEGRAL'in götüreceği ilk yük, budur.

     Yaşasın Tek Devlet! Yaşasın Sayılar! Yaşasın Velinimet!

     Bunları yazarken yanaklarımın kızardığını hissediyorum. Evrenin muazzam denklemini tümüyle bütünleştirmek: Evet! Yabanıl eğriyi doğrultmak, teğet sellikle, sonuşmazlıkla 2 düzeltmek, şaşmaz düzlükte bir çizgiye düzlemek: Evet! Çünkü TekDevlet'in çizgisi dosdoğrudur, dümdüzdür. Büyük, ilahi, kati, bilge düz çizgi. Çizgilerin en bilgesi.

     2- Sonuşmazlık (mat.): Bir doğrunun eğriye giderek yaklaşması ama asla kesmemesi. (ç.n.)

     Ben, ENTEGRAL'in Yapıcısı D-503, Tek Devlet matematikçilerinden sadece biriyim. Sayılara alışık kalemimin gücü, benzer seslerin ve uyakların müziğini yaratmaya yetmez. Gördüğümü, düşündüğümü, daha doğrusu bizim düşündüklerimizi (aynen öyle: biz diyorum ve bu BİZ, bu kayıtların başlığı olsun) yazmaktan ötesine kalkışmayacağım. Ama bu kayıt elbette yaşamımızın, TekDevlet'in matematiksel kusursuz yaşamının bir türevi olacaktır ve eğer durum buysa, ben ne dilersem dileyeyim sonunda ortaya zaten bir epik çıkmayacak mı? Çıkacak; inanıyorum ve biliyorum.

Kayıt 2

Bale
Katı Uyum
X

     Bahar. Rüzgâr, Yeşil Duvar'ın ötesinden, gözden ırak yaban ovalardan bir çiçeğin ballı sarı polenlerini getiriyor. Bu tatlı polen dudakları kurutuyor − dudaklarınızı yalayıp duruyorsunuz − ve karşılaştığınız her kadının (ve tabii, her erkeğin de) dudakları böyle tatlı olsa gerek. Bu durum, mantıksal düşünceyi biraz karıştırıyor.

     Ve bir de, ne gökyüzü ama! Masmavi, bir tek bulutla bile lekelenmemiş (şairleri bu saçma, düzensiz, aptalca birbirlerine toslayıp duran buhar kümelerinden esinlendiklerine göre eskilerin zevkleri feci ilkeldi herhalde). Ben sadece bugünkü gibi arınık ve masum gökleri severim ki burada biz severiz desem, eminim yanılmam. Böyle günlerde tüm dünya tıpkı Yeşil Duvar gibi, tıpkı tüm yapılarımız gibi sabit ve ebedi camdan yapılmış görünür. Böyle günlerde nesnelerin koyu mavi derinliklerini, o ana dek kuşkulanılmamış, afallatıcı denklemlerini görebilirsiniz. En sıradan, en gündelik nesnelerde bile.

     Mesela burası. Daha bu sabah ENTEGRAL'in yapıldığı hangardaydım ve birden gözüm donanıma takıldı: akım düzenleyici küreler, gözleri kapalı, kayıtsızca dönüyor, dirsekli manivelalar parıldıyor, sağa ve sola eğiliyor, kirişlerin omuzları gururlu kabarıyor, freze tezgâhının matkap ucu duyulmaz bir müziğin ritmine uymuş, tüm dinçliğiyle işini görüyordu. Birden sevgili mavi gözlü güneşin ışıklarına boğulmuş bu debdebeli mekanik balenin bütün güzelliğini gördüm.

     Ama neden − düşüncelerim devam etti − neden güzeldi? Dans neden güzeldi? Yanıt: çünkü dans, özgürlüksüz bir harekettir. Çünkü dansın temel anlamı tümüyle estetik bağımlılığında, ideal özgürlüksüzlüğünde yatar. Ve eğer atalarımızın yaşamlarının en esinli anlarında (dinsel, askeri) kendilerini dansa verdikleri doğruysa bu, ancak tek anlama gelebilir: özgürlüksüzlük içgüdüsünün en eski zamanlardan beri insanoğlunun içinde bulunduğu ve bizim, bugünkü yaşamımızda sadece bilerek...

     Ara vermem gerek: İç iletişim ekranı sinyal verdi. Elbette O − 90. Yarım dakika sonra burada: yürüyüşümüz için beni almaya geliyor.

     Sevgili O! Hep adı gibi göründüğünü düşünmüşümdür: Analık Ölçütü'nden on santim kadar kısa, haliyle her yanıyla yuvarlanmış gibidir ve ağzının pembe O'su, söyleyeceğim her sözü kutlamaya hazırdır. Ve bir de bileğindeki, çocuklara has, tombik boğum...

     Geldiğinde mantıksal volanım içimde hâlâ vınlıyordu ve eylemsizlik beni. az evvel çıkardığım formül üzerinde − biz, makineler ve dansı içeren formül − konuşmaya itti.

     "Harika, değil mi?" diye sordum.

     "Evet, harika." Neşeyle gülümsedi O−90. "Bahar." İşte. Buyurun bakalım. Bahar. Baharmış. Kadınlar.
Sustum.
     Aşağıya indik. Cadde tıklım tıklımdı. Böyle havalarda, öğle yemeğinden sonraki Kişisel Saat'te genellikle fazladan yürüyüşler yaparız. Müzik fabrikasının borazanları, her zamanki gibi Tek Devlet Marşı'nı çalıyordu. Sayılar, göğüslerindeki altın rozetlerde devlet numaralarını taşıyan gök mavisi üniteri 3 içinde yüzlerce, binlerce Sayı, dörtlü sıra düzeninde, marşa uygun adım yürüyordu. Ve ben, daha doğrusu biz, dördümüz, bu muazzam seldeki sayısız dalgadan biriydik. O-90 (bunları, bin yıl ötedeki saçı sakalına karışmış kıllı atalarımdan biri yazsaydı herhalde O-90'ın yanına şu komik iyelik ekini, benim sözcüğünü karşılayan eki koyardı) solumdaydı; sağımdaysa tanımadığım iki Sayı vardı: bir kadın ve bir erkek.

     3 - Muhtemelen eskilerin "üniforma" kelimesinden geliyor.

     Kutsanmışçasına mavi gökyüzü, her rozette bir minik güneş, düşünce gibi çılgınca şeylerle ışığı kaçmamış yüzler, parıltılar... Her şey düzenli, bir örnek, ışıltılı, gülümseyen maddeden... Ve bakır çalgıların ritmi: Tratata. Tratata. Güneşte parıldayan bakır adımlar. Ve her adımla yükseğe, daha yükseğe, baş döndürücü maviye çıkmak...

     Derken, tıpkı bu sabah hangardaki gibi, yine sanki yaşamımda ilk defa, her şeyi gördüm: değiştirilemez dosdoğrulukta sokaklar, kaldırımların parıldayan camları, saydam küp-konutların ilahi yüzeyleri, gri-mavi sıralarımızın katı uyumu. Eski Tanrı'yı ve eski yaşamı fethettiğimi − nesiller dolusu insan değil, ben − tüm bunları bizzat yarattığımı hissettim: bir kule gibiydim, duvarları, kubbeleri, makineleri paramparça ederim korkusuyla kolumu kıpırdatmaya çekiniyordum...

     Sonra bir an, +'dan − 'ye asırlardan bir sıçrama geldi. Birden müzedeki resimlerden birini hatırladım (karşıtlıkla çağrışım herhalde): o zamanlardan, yirmi asır sonrasından kalma, afallatıcı ölçüde cafcaflı, insanlarla, arabalarla, hayvanlarla, afişlerle, ağaçlarla, renklerle, kuşlarla dolu bir cadde... Ve sahiden böyleydi demişlerdi. Böyle olabilirmiş. O denli aptalca gelmişti ki kendimi tutamayıp kahkahayı basmıştım.

     Birden sağdan bir yankılanma, bir kahkaha geldi. Döndüm. Karşımda beyaz, sıra dışı ölçüde beyaz ve keskin dişler ve tanımadığım bir kadın yüzü vardı.

     "Özür dilerim," dedi. "Ama etrafınıza, her şeye, sanki yaratılışın yedinci günündeki mitolojik bir tanrıymışsınız gibi öylesine huşuyla bakıyordunuz ki... Herhalde beni de kendinizin, sadece kendinizin yarattığına inanıyordunuz. Pek onur duydum."

     Tüm bunları söylerken hiç gülmedi. Hatta biraz saygılıydı bile diyebilirim (belki ENTEGRAL'i yaptığımı biliyordu). Ama bilmiyorum, gözlerinde veya kaşlarında tuhaf, çıkaramadığım, sayılarla ifade edemediğim rahatsız edici bir X vardı.
    
     Her nasılsa bu durum beni utandırdı ve biraz şaşırttı: neden güldüğüme dair mantıklı açıklamalar uydurmaya başladım. O zamanlarla bugün arasındaki bu zıtlık, bu aşılmaz uçurum gayet açık...
    
     "Aşılamaz mı? Neden?" (Ne beyaz dişler!) "Uçurumdan karşıya köprü yapılabilir. Bir düşünün: trampetler, taburlar, sıralar; hepsi onlarda da vardı. Yani sonuçta..."
    
     "E, evet, doğru!" diye bağırdım. (Zihinsel kesişmenin muazzam bir örneğiydi bu: yürüyüşe çıkmadan önce yazdığım kelimelerin neredeyse aynılarıyla konuşuyordu.) "Görüyor musunuz? Düşünceler bile. Çünkü hiç kimse tek değil, herkes bir. Hepimiz aynıyız..."
"Emin misiniz?"
    
     Kaldırdığında kaşlarının şakaklarıyla çizdiği keskin açıyı gördüm: Bir X'in sivri uçları gibiydi ve her nasılsa, bir daha kafam karıştı. Sağa baktım, sola baktım... Ve... Sağımdaydı. İnce yapılı, zeki, sıkı ve bir kırbaç kadar enerjik: I − 330 (numarasını görmüştüm artık). Bileğindeki çocuksu boğumuyla ondan tümüyle farklı, toparlak O, solumdaydı. Ve dörtlümüzün ucunda tanımadığım bir erkek Sayı. S harfi gibi duruyordu. Hepimiz farklı...
    
     Sağımdaki, I −330, şaşkın bakışlarımı fark etmişti anlaşılan.
    
     "Evet," dedi iç çekerek. "Ne fena."
    
     "Ne fena" tam yerindeydi, ona kuşku yok. Ama gene yüzünde veya sesinde bir şey vardı...
    
     Bana fazlasıyla ters bir sertlikle, "Hiçbir şey için ne fena denemez," dedim. "Bilim ilerliyor ve hemen bugün değilse bile elli veya yüz yıl içinde..."
    
     "Burunlar bile..."
    
     "Evet, burunlar bile!" Resmen bağırıyordum. "Bir zamanlar... Gıptanın nedenleri önemli değil. Bir zamanlar burnum hokkaydı ve başkasınınki..."
    
     "Eh, mesele buysa, sizin burnunuz, eskilerin deyişiyle fazlasıyla klasik. Ama elleriniz... A, haydi ama ellerinizi gösterin bakayım!"
    
     Ellerime bakılmasına dayanamam. Kıllıdırlar, kabadırlar. Aptalca bir soya çekim. Uzattım ve becerebildiğimce sesimi titretmeden, "Maymun elleri," dedim.
    
     Önce ellerime, ardından yüzüme baktı.
    
     "Evet, olağanüstü ilginç bir uyum söz konusu." Sanki gözleriyle beni bir teraziye yerleştirmiş gibi tarttı ve kaşları bir kez daha boynuzlar gibi göründü.
    
     O − 90, neşeyle gülümseyerek, "O, bana kayıtlı," dedi. Hiçbir şey demese daha iyiydi elbette; tümüyle yersizdi söylediği. Sevgili O... dili, nasıl demeli, doğru hıza ayarlanmamıştı. Dilin sbd'si (saniye başına devinim) daima düşüncenin sbd'sinden azıcık yavaş kalmalı ve aksi durum asla olmamalıdır.
    
     Caddenin sonundaki akımtoplar kulesinin saati 17.00'ı vuruyordu. Kişisel Saat bitmişti. I − 300, S şekilli erkek Sayı'yla uzaklaşıyordu. Adamın yüzü saygı uyandıran cinstendi ve şimdi tanıdık geldiğini fark ediyordum. Bir yerlerde rastlamıştım, şu an için hatırlayamıyordum.
    
     I − 330 ayrılırken aynı X görüntüsüyle gülümsedi ve "Yarından sonraki gün dinleme salonu 112'da beni izlemeye gelin," dedi.
    
     Omuz silkerek, "Emir alırsam," dedim. "Bahsettiğiniz dinleme salonu..."
    
     Neden kendinden bu derece emindi, anlayamıyordum ya, "Alacaksınız," dedi.
    
     Gözümde denkleme kazara süzülüvermiş ve çarpanlarına ayrılamayan irrasyonel bir terim kadar huzur bozucuydu bu kadın. Uzun süreliğine değilse bile, o an için sevgili O'mla yalnız kaldığıma memnundum.
    
     Dört şeritli caddenin karşısına el ele geçtik. Köşede sağa dönecekti, ben sola gidecektim.
    
     O, "Bugün sana gelip perdeleri kapamayı çok isterim. Bugün, hemen şimdi," dedi ve kafasını kaldırıp yuvarlak, masmavi gözleriyle utangaçça yüzüme baktı.
    
     Komik kız. Ama ne diyebilirdim? Daha dün benimleydi ve bir sonraki Seks Günümüz yarından sonraki gündü; benim kadar iyi biliyordu bunu. Dili yine motorda erken çakan, kimi zaman zarara yol açan kıvılcımlar misali, düşüncelerinden önde gidiyordu.
    
     Ayrılırken en ufak bulutla dahi hiç lekelenmemiş güzelim mavi gözlerinden iki, hayır, doğruyu söylemeliyim, üç defa öptüm.

Kayıt 3

Ceket
Duvar
Çizelge
    
     Dün yazdıklarımı gözden geçirdim ve gereğince açık olmadıklarını gördüm. Herhangi birimiz için yeterince açık tabii. Ama kim bilir? Belki sizler, ENTEGRAL getirdiğinde notlarımı okuyacak tanımadığım insanlar, belki sizler büyük uygarlık kitabını yalnızca atalarımızın yaklaşık 900 yıl önce eriştiği sayfaya kadar okumuşsunuzdur. Belki Saatler Çizelgesi, Kişisel Saatler, Analık Ölçütü, Yeşil Duvar, Velinimet gibi en temel konuları bile bilmiyorsunuzdur. Tüm bunlardan bahsetmek bana hem gülünç hem de bayağı zor geliyor. Ne diyelim, mesela sanki romanında "ceket" veya "daire" ya da "eş" derken ne kastettiğini açıklamak zorunda kalmış bir yirminci yüzyıl yazarı gibiyim. Sonuçta böyle bir yazarın romanı vahşilerin dillerine çevrilse, dipnot düşmeden "ceket" yazması mümkün olmazdı. Eminim bir vahşi "ceket"e bakar ve "Ne bu şimdi? Okunup geçilecek bir şey daha!" derdi. Hiçbirimizin, 200Yıl Savaşı'ndan bu  yana Yeşil Duvar'ın ötesine geçmediğini söylediğimde herhalde bana aynı şekilde bakacaksınız.
    
     Ama sevgili okurlarım, biraz düşünmek durumundasınız. Pek faydalıdır. Çünkü biliyorsunuz, bildiğimiz kadarıyla tüm insanlık tarihi göçebe yaşamdan yerleşik yaşama geçişin tarihidir. Öyleyse bu, en yerleşik yaşam biçimi (bizimki) aynı zamanda en kusursuz yaşam biçimidir (bizimki) çıkarımına varılmıyor mu? İnsanlar dünyanın bir ucundan diğerine dolaşıp durdularsa bu, ancak tarih öncesi çağlarda, uluslar ve savaşlar ve ticaret ve şu veya bu Amerika'nın keşifleri varken söz konusuydu. Ama şimdi neden oradan oraya gidilsin? Ne gerek var?
    
     İnsanların bu yerleşik yaşamı derhal ve sorunsuz kabullenmediğini itiraf etmeliyim. 200Yıl Savaşları tüm yolları mahvettiğinde ve hepsi otlarla kaplandığında, işte o ilk zamanlarda birbirlerinden tüm o karmaşık yeşillikle ayrılmış kentlerde yaşamak herhalde feci rahatsız görünmüştür. E, ne olmuş yani? Kuyruğunu yitirdikten sonra insanoğlunun sinekleri kuyruksuz kovalamayı öğrenmesi de biraz zaman almıştır herhalde. O dönemde kuyruğunu özlemiştir, ondan kuşkum yok. Ama şimdi... Bugün kendinizi kuyruklu hayal edebiliyor musunuz? Ya da kendinizi sokakta çıplak, "ceket"inizden yoksun yürürken hayal edebiliyor musunuz? (Belki hâlâ "ceket"le dolaşıyorsunuzdur diye söyledim.) E, burada da aynı: Yeşil Duvar'la çevrelenmemiş bir kent hayal edemiyorum. Çizelge'nin
 sayısal giysisine bürünmemiş bir kent hayal edemiyorum.
    
     Çizelge. Tam şu an, altın zeminindeki mor sayıları odamın duvarından ciddiyetle ve şefkatle, gözlerimin içine bakıyorlar. Eskilerin "ikona" dediği şeyi düşünmeden edemiyorum ve içimden bir şiir veya bir dua yazmak geliyor (ikisi aynı şey zaten). Ey Çizelge, sen, TekDevlet'in kalbi ve nabzı Ey Çizelge! Ah, Ah, neden seni gereğince yüceltecek şiirleri yazabilecek bir şair değilim?
    
     Okul çocuğuyken hepimiz kadim edebiyatın günümüze kalmış en büyük eserini, Tren Tarifesi'ni okumuştuk (belki sizler de okumuşsunuzdur). Ama Çizelge'yle yan yana getirdiğinizde biri kömür, diğeri elmastır. İkisi de aynı elementtendir − C, yani karbon − ama elmas ne ilahi, ne şeffaf ne de parlaktır! Tren Tarifesi' nin sayfalarını karıştırırken kimin nefesi kesilmez? Ama Saatler Çizelgesi... İşte o her birimizi güpegündüz tutup çelikten, altı tekerli efsanevi kahramanlara dönüştürür. Biz, milyonlarca biz, her sabah, altı teker şaşmazlığıyla aynı saatte ve aynı dakikada, yekvücut uyanırız. Milyonlarca biz, aynı saatte çalışmaya başlarız. Daha sonra, milyonlarca biz, yekvücut, dururuz. Ardından milyonlarca ele sahip tek bir beden gibi, Çizelge'nin gösterdiği anda kaşıklarımızı ağızlarımıza götürürüz. Ve hepimiz aynı anda kalkar, dinleme salonuna, oradan Taylor 4 eksersizleri için ana salona ve sonunda uyumaya gideriz.
    
     4 - Frederick Winslow Taylor (18561915): Sanayide verimliği artırmak için araştırmalar yapmış, bilimsel yönetimin babası sayılan, tarihteki ilk işletme danışmanlarından, Amerikalı mühendis Sanayi verimliğine dair koyduğu ilkeler ve fikirleri bugün Taylorizm adıyla anılmaktadır. (ç.n.)
    
     Size tümüyle dürüst davranacağım: Biz bile mutluluk sorununu henüz yüzde yüz kesinlikle çözemedik.
    
     Yüce organizma günde iki defa − 16.00'dan 17.00'a ve 21.00'dan 22.00'a kadar − hücrelerine ayrılır. Bunlar, Çizelge tarafından belirlenmiş Kişisel Saatler'dir. Bu saatlerde kimilerinin odalarına çekilip perdelerini indirdiğini, diğerlerinin caddede, borazanların çaldığı Marş eşliğinde uygun adım yürüdüğünü görürsünüz. Bu arada tıpkı şimdi yaptığım gibi, bazıları masalarının başında kalır. İster idealist, ister hayalperest desinler, şahsen eninde sonunda bir gün bu saatler için bile genel formülde konacak bir yer bulacağımıza yürekten inanıyorum. Bir gün gelecek ve günün 86.400 saniyesinin hepsi Saatler Çizelgesi'nde yerini alacak.
    
     İnsanların özgür, yani örgütlenmemiş vahşilik içinde yaşadığı dönemlere dair bir sürü inanılmaz şey okudum ve dinledim. Ama onca şey arasında bana inanılması en zor geleni, henüz embriyo aşamasında bulunsa bile o dönemlerin hükmi gücünün insanların bizim Çizelge'ye azıcık benzeyen bir şeyden, zorunlu yürüyüşlerden, kesinkes belirlenmiş yemek saatlerinden yoksun, canları ne zaman çekerse o zaman yatıp kalkarak yaşamalarına izin vermesidir. O zamanlarda sokaklarda ışıkların gece boyu yandığını, insanların geceleri dışarı çıkıp dolaştığını iddia eden tarihçiler bile var.
    
     İşte bunu hiç aklım almıyor. Akılları ne denli kıt olursa olsun, böyle yaşamanın, günden güne ve yavaşça işlenmesi hariç, tümüyle cinayet anlamına geldiğini kavramaları gerekirdi. Hükümet (veya insanlık) idam cezasına izin vermiyor ama milyonlarca kişinin her gün yavaş yavaş öldürülmesine göz yumuyor. Bir insanı öldürmek − yani yaşamından 50 yıl almak − suç ama tüm insanların yaşamlarından 50.000.000 yılı çekip almak suç değil! Hayır, cidden, komik değil mi bu? Bugün 10 yaşındaki bir Sayı'nın yarım dakikada çözeceği bu ahlaki denklem sorununu çözememişler. Onca Kant'tan hiçbiri çözememiş (çünkü o kadar Kant'tan biri bile tutup bir bilimsel ahlak kuralları sistemi, yani toplama, çıkarma, çarpma ve bölmeye dayalı bir sistem bile akıl edememiş).
    
     Peki, hükümetin (hayır, bir de kalkıp kendine hükümet deme cüreti göstermiş) cinsel yaşamı en ufak kontrol dahi uygulamadan özgür bırakmasına ne demeli? Kimle, ne zaman, ne kadar istersen... Tümüyle bilim dışı. Hayvanlar gibi. Ve hayvanlar gibi körlemesine çocuk yapmışlar. Bahçıvanlığı, kümes hayvancılığını, balık çiftçiliğini bilip (bunları bildiklerine dair kesin kayıtlarımız var) bu mantıklı merdivenin son basamağına, çocuk üretimine ulaşamamaları, bizim "Analık ve Babalık Ölçütlerimiz" benzeri bir şeyi çıkaramamaları gülünç değil mi yani?

     Tüm bunlar o kadar akıl dışı, o kadar gülünç ki sizler, tanımadığım okurlarım, herhalde adi şakalar yaptığımı düşüneceksiniz. Birden sizlerle alay ettiğim ve ciddiyet kılığına bürünüp saçmaladığım duygusuna kapılabilirsiniz.

    
Ama öncelikle belirteyim: şaka yapmayı hiç beceremem çünkü her şakanın ön tanımlanmış değeri yalandır ve ikincisi, Tek Devlet Bilimi kadim yaşamın aynen betimlediğim gibi olduğunu açıklamıştır ve Tek Devlet Bilimi yanılamaz. Hem ayrıca insanların özgürlük adıyla bilinen, yani hayvanlar, maymunlar, sığırlar gibi yaşadığı bir ortamda herhangi bir hükümetsel mantık nereden çıkabilirdi? Ta diplerin, kıllı derinliklerin, vahşi, maymunsu çığlığı çok nadiren bugün bile duyula bilirken o zamanın insanlarından ne beklenebilirdi zaten?

     Neyse ki çok nadiren. Böyleleri neyse ki birkaç ufak ayrıntıdan öteye gitmiyor, Makine'nin büyük ebedi sürecini aksatmadan kolayca tamir edilebiliyor. Ve eğilmiş bir cıvatayı söküp atmak için Velinimet'in ağır, becerikli eline, Koruyucuların deneyimli gözlerine sahibiz.

     Ki şimdi dün gördüğüm, S gibi eğrilmiş, çifte kambur erkek Sayı aklıma geldi. Galiba onu bir defasında Koruyucular Bürosu'ndan çıkarken görmüştüm. Neden içimde saygı uyandırdığını ve şu tuhaf I − 330 onun yanındayken neden tedirginlik duyduğumu şimdi... İtiraf etmeliyim ki şu I − 330...

     Uyku çanı. Saat 22.30. Yarın görüşürüz.

16 Mart 2018 Cuma

Biz ~ YEVGENİ İVANOVİÇ ZAMYATİN (*Zamyatin'in Biyografisi, *Önsöz)

Yevgeni Zamyatin
Biz

YEVGENİ İVANOVİÇ ZAMYATİN
1884’te Rusya’da Lebedyan’da doğdu. St. Petersburg Politeknik
Enstitüsü’nde gemi mühendisi olmak için öğrenim görürken Bolşevik
Partisi’ne katıldı. 1905’te Petersburg Sovyeti’nde savaştı. Yakalanarak
Şapalernaya Hapishanesi’ne atıldı. (Garip bir tesadüf eseri 1922’de Bolşeviklertarafından “uyumsuz görüşleri” nedeniyle hapsedildiğinde aynı hapishanenin aynı koridorunda bir hücreye konulacaktı.) İki kez
de sürgüne yollandı.
Zamyatin, Şubat Devrimi’ni haber alınca ülkesine dönmek üzere yola
çıktı. 1917 Ekim Devrimi’nde Rusya’daydı. Devrim sonrasında başlayan
ateşli edebiyat tartışmalarına katıldı. M. Zoşçenko, K. A. Fedin ve
A. Ahmetova gibi yazarlarla birlikte Serapion Kardeşler adını alan genç
kuşak edebiyatçılar grubunu oluşturdu. 1920’de yazdığı MIY (BİZ) adlı
romanın ülkesinde yayımlanmasına izin verilmedi. Mıy’ın önce İngilizce
daha sonra Çekçe çevirileri ülkesi dışında yayımlandı. 1927’de de
bazı bölümleri, onun bilgisi ve onayı olmaksızın SSCB dışında çıkan bir
muhacir dergisinde Rusça yayımlandı. Bunun üzerine Zamyatin, Rus
Yazarlar Birliği’nde sert eleştirilere hedef oldu. Gene de deneme ve öykü
lerini yayımlatmayı, oyunlarını sahneletmeyi sürdürdü. Ancak 1929’da
eleştirilerin iyice yoğunlaşması üzerine Rus Yazarlar Birliği’nden istifa
etti. Artık yapıtlarının yayımlanmasına ve sahnelenmesine izin verilmiyordu.
Bunun üzerine 1931’de Stalin’e mektupla başvurarak ülkesinden
ayrılmak için izin istedi. Gorki’nin de araya girmesiyle, Paris’e gitmesine
izin verildi. Paris’te yalnız ve yoksul bir yaşam sürdü. İsyancı görüşleri
nedeniyle orada da SSCB aleyhtarları tarafından tecrit edildi. 1937’de
kalp krizi geçirerek öldü. 1987’de Gorbaçov’un “açıklık” politikasının
uygulamalarından biri olarak “itibarı iade” edildi ve Mıy basılmak için
programa alındı.
G. Orwell ve A. Huxley gibi yazarların öncüsü ve esin kaynağı olan Zamyatin, onlardan çok daha önceki bir dönemde, karamsar bir çerçeve ile kendini sınırlamadan anti-ütopyayı radikal bir eleştiri silahına dönüş-
türmüştür. Devrimin hiçbir zaman sona erdirilemeyecek bir süreç olduğunu,“gerçek edebiyatın güvenilir ve gayretkeş görevliler tarafından
değil ancak aykırı ve asi ruhlular, çılgınlar ve hayalciler tarafından gerçekleştirilebileceğini” savunarak resmi görüşlere karşı çıkmış, kuşağının en radikal isimlerinden biri olmuştur.
Başlıca yapıtları: Ostrovityane, 1918, Mıy, 1924 (İng. basım), Bich Bozhii,
1938.


Önsöz


ZAMYATİN’İN “BİZ”İ BİZ MİYİZ?
     Aşağıdaki yazı 1984 yılında yazılmıştı. Çok açıdan anlamlı
bu tarih: Birincisi 1984, Orwell’in kara kehaneti yılıydı;
Orwell’in ve 1984’ün gündeme gelmesi kaçınılmazdı. Orwell’in
topyekûn reddinden onun bir demokrasi havarisi ve özgürlük
şampiyonu haline gelmesi az bir zaman almıştı; Orwell’in gerçek
kaynaklarının ve “Sovyet sosyalizmi” eleştirisinin temellerinin
tartışılması gerekiyordu. İkincisi, 1984 Zamyatin’in 100.
doğum yıldönümüydü; onun, bu vesileyle de olsa adından söz
etmek bir boyun borcu sayılırdı.
     Aradan dört yıla yakın bir süre geçti; şimdi Türk okuru
Biz’i (Mıy) Türkçesinden okuma, taklitleriyle karşılaştırma ve
Zamyatin’i birinci elden tanıma şansına sahip. Bu yazıyı Biz’in
sunuşu olarak yeniden ele alırken esas olarak bir konuda “genişletme”
yapmak gereği duydum: Biz, H. G. Wells’in Gelecek
Günlerin Bir Öyküsü ve Uyuyan Uyanınca roman/uzun öykü-
leri ve E. M. Forster’ın “Makine Duruyor” öyküsüyle birlikte
ilk anti-ütopya örneklerinden biri sayılır. Biz’i sunarken “antiütopya”
geleneğinden söz etmemek mümkün değil.

1948’DEN 1920’YE*
     George Orwell ile Yevgeni İvanoviç Zamyatin hiç tanışmadılar.
Orwell (o zamanlar Eric Blair) Burma’da sömürge polisi
iken, Zamyatin Çarlık polisinden kaçmakla uğraşan bir Bolşevikti.
Derken Orwell kendi deyimiyle “Paris ve Londra’da perperişan”
dolaşmaya başladı; Zamyatin devrim sonrası
Rusya’sında yazardı; gene isyancı, gene hapiste. Orwell
Katalonya’da faşistlere karşı dövüşürken, Zamyatin Paris’te gö-
nüllü sürgündü; İspanya İç Savaşı’nın bitişini, II. Dünya
Savaşı’nı göremeden öldü. Orwell, Zamyatin’i bilirdi;
Zamyatin’in ise Orwell’den söz edildiğini duyduğu bile meçhul.
Zamyatin 1920’de bir roman yazdı; hâlâ ülkesinde basılmıyor.
Orwell, Zamyatin’in romanını okudu (1924’te yapılan İngilizce
çevirisinden), 1948’de kişileri ve konusuyla ona çok benzer bir
roman yazdı: 1984. “Batı”nın düşünürleri düşünmezleri, eğitim
ve eğriltim kurumları bu romanı kaptıkları gibi “komünizmle
savaş”ın bayrağı yaptılar, sosyalistler ise yerin dibine batırdılar
hemen. Malum, o zamanlar SSCB’ye karşı çıkmak sosyalizme
(Mühim not: Tarihin az bulunur cilvelerinden biri olan sayın Mikhail Gorbaçov
beni yalancı çıkararak Zamyatin’e “iade-i itibar” edilmesine de yol açan bir süreç
başlattı aradaki dört yılda. Bu “iade-i itibar”lar alınan canları, ülke içinde ve
dışında geçen sürgün yıllarını geri getirmiyor tabii ki; ama gene de önemlidir.
Şu anda merak edilmesi gereken Zamyatin’in itibarından çok onun romanında
tasvir ettiği dünyanın gerçeklikle karşılık düştüğü bir dünyada yaşayıp yaşamadı-
ğımızdır hala.)
küfretmekle eşanlamlıydı. “Stalinizm”den yavaşça sıyrılan “Batı
Solu”, Orwell’in 1984’ünün sosyalizm ile “tek devletin mutlak
iktidarı”nın özdeşleştirilmesine karşı bir uyarı olduğunu anladı.
Ama o kadar. Eleştirellik dozu, Stalin dönemini de içerecek
kadar genişletilmişti yalnızca. Yevgeni İvanoviç Zamyatin ise
gerilerde, 1920’deydi ve her şeyin de bir sınırı vardı tabii ki.

DÜŞ GÜCÜ YOK EDİLEMEZ
     Biz 1920’de yazıldı. Zamyatin’in o tarihte Bolşeviklerle arası
oldukça kötüleşmişti; kitabın Rusya’da basılması söz konusu
değildi. Biz’in ilk basımı 1923’te Çekçe olarak yapıldı. Hemen
ardından Georg Zilboorg’un çevirisiyle 1924’te İngilizce’si yayımlandı.
Rusya dışındaki muhalif/göçmenler kitabın Çekçesini yeniden
Rusça’ya çevirip yayımladılar. Bu yayın yüzünden Zamyatin’in
başına gelmeyen kalmadı: Yazarlar Birliği’nden çıkarıldı,
kitaplarının yayımı, oyunlarının sahnelenmesi yasaklandı.
     Orwell daha 1930’larda Biz’den söz edildiğini duymuştu.
O yıllarda kitabın İngilizce çevirisini eline geçiremedi (ABD’de
yayımlanmıştı kitap). Ancak 1940’ların başlarında Huxley’in
Yeni Dünya’sının Biz’den “yürütme” olduğunu yazmıştı.
Oldukça boş bir iddiaydı bu; iki kitap arasında birer anti-ütopya
olmalarının dışında bir benzerlik yoktur. Orwell, Biz’i 1984’ü
yazmaya başlamadan kısa bir süre önce ele geçirdi, hemen kendi
kitabına başladı. Biz’in yapısını, ana karakterlerini olduğu gibi aldı;
ama bu arada bir şey daha yaptı: Biz’de bir “kıssa” (parable) olan
öyküyü doğruca gerçekliğe göndermeler yaparak kurdu, acıklı bir
parodiye çevirdi.
     Biz 1920’de yazıldığında ortada ne Stalin vardı
(Yosif Vissaryanoviç Çugaşvili daha perde arkasında bekliyordu),
ne Moskova mahkemeleri, ne “kolektifleştirme” harekâtı, ne de
İspanya İç Savaşı. Daha Hitler-Stalin paktı söz konusu değildi,
dünya Potsdam’da bir kek gibi bölüşülmemişti; Troçki henüz
sürgünde değildi, sağ ve esendi ve Kronstad’ı bastırıyordu.
Tüm bunlara karşın Biz’in uyarısı 1984’ten daha güçsüz değildir.
1984’te bir karabasan gibi okurun (ve yazarın) üzerine çö-
ken tüm musibetler, Biz’de henüz yaşanmamış olmasına karşın
öngörülmüş, eleştirilmişti. Milattan sonra 26. yüzyılı anlatır
Biz. Toplumun tümüne egemen bir “Tek Devlet” vardır. İnsanların
gündelik, haftalık, aylık, yıllık yaşamlarını çizelgelere ve
takvimlere bağlayan, her insan faaliyetini “akılcı” bir biçimde
düzenleyen bir devlet. Matematik en büyük erdemdir bu toplumda;
insanların adları değil numaraları vardır, insanların
kendileri de birer birey değil birer sayı ya da (‘üniforma’dan
kısaltarak) birer “ünif ”tirler. Zamyatin’in başkişisi D-503 (ki
Orwell’in Wiston Smith’ine tekabül eder), Tek Devlet’in imanlı
bir mühendisi iken bir kadın (E-330) tarafından baştan çıkarılarak
(tıpkı Orwell’in olduğu gibi) isyana ve küfre sevk edilir.
Ama “kadim devlet” bu isyanın da üstesinden gelir, devletin
başı ve efendisi olan Velinimet (Orwell’de adı Büyük Birader
olacak) düzeni yeniden sağlar. Ancak Orwell’le Zamyatin’in
benzerlikleri buraya kadar.
     Orwell’in dar muhayyilesinden fırlayan “101 Numaralı
Oda” ya da işkencehane Zamyatin’de yoktur. Orwell’de Winston
Smith’in yarı bilinçli isyanına sırtlarını dönen “prol”lar
Zamyatin’de yoktur. Zamyatin’de Velinimet’in her defasında
yeniden oybirliğiyle seçildiği “Oybirliği Günü”nde “Hayır” diyen
kararlı bir azınlık vardır. Yenilginin en belirgin olduğu
anda bile “hâlâ kentin Batı yakasında çarpışma sürmektedir”
ve isyancıların bir kısmı kenti kuşatan “yeşil duvar”ın ötesine
kaçmayı başarmışlardır. Velinimet’in isyana karşı savaş aracı
“Büyük Ameliyat”tır, yani insanların beynindeki “Düş Gücü
Merkezi”nin cerrahi bir müdahaleyle çıkarılması. Zamyatin’in
romanı, roman kahramanının ameliyat edilmesiyle biter; bir
simgedir bu. Zamyatin geçmiş gelecek tüm velinimetlere haykırmaktadır:
İnsanda düş gücünü yok edecek bir yol bulmadıkça
kazanamazsınız. Görece yolları vardır bunun, ideolojik
biçimleri bulunmuş, yetkinleştirilmiştir; ama yıl 1988, bu işe
kökten bir çözüm bulunamadı.

“EN SON DEVRİM YOKTUR”
     Orwell’in 1984’ünde ise yenilgi tam ve kesindir. Winston,
Büyük Birader’i severek ölür; tek amaçları “iktidar olmak için
iktidar” olan zalimler suratımızı sonsuza dek çizmeleriyle çiğ-
nerler. 1984’te kurtuluşu gerçekleştirecek hiçbir güç tanımlanmaz.
Bireysel isyan bile bir kurtuluş yolu değildir; Winston
baştan yitik bir yarı kahramandır. Oysa Zamyatin devrimcidir.
E-330, D-503’e “Sen matematikçisin, bilirsin” der, “bana en son
sayıyı söyle.” D-503 kadıncağızın cahilliğine güler: “Aman E”
der, “saçmalama; ilkokulda bile öğretirler bunu: Sayıların sonu
yoktur.” “Öyleyse” der E, “en son devrim de yoktur. Nasıl en
son sayı yoksa, en son devrim de yoktur.”
     Yıl 1920. Zamyatin’in uyarısı yerinde ve zamanındadır. Olmazı
olur yapan, Avrupa’nın en beklenmedik ülkesinde devrimi
gerçekleştiren Bolşevikler kendi devrimlerini devrimlerin
sonuncusu sanmak yanılgısına düşebilirler; nitekim düşmüş-
lerdir. Tarihe bir son, gelişmeye bir nihai hedef koyan düşünce
tarzı, devrim sonrasını bir evrensel durağanlık hali olarak algı-
layacaktır. Hedefe varılmış, devrim bitmiştir. Artık sorun dö-
nüştürmek değil, zaten dönüşmüş olanı fedakârca çalışarak
güçlendirmek, takviye etmektir. Ya da böyle demektedir yeni
iktidar sahipleri. Platon’dan Wells’e kadar tüm geleneksel
ütopyacılarıntemel hatasıdır bu. Ütopya (ister hayal edilerek
istersede “bilimsel çıkarsamalarla” kurulsun) hep böyle tasar-
lanageldi: Tarihin, gelişmenin sonu, insanlığın varabileceği en
mükemmel toplum biçimi. Ütopyanın kendisinin de gelişmeye
açık olması gerektiğine ilk işaret eden Wells oldu ancak bu fikri
geliştirip bir sanat yapıtının temeli haline getiren ilk kişi de
Wells’ten büyük ölçüde etkilenmiş olan Zamyatin’dir. Çünkü
Zamyatin, köktenciliğini yitirmeden, güncelliğin sınırlayıcı ve
kategorileştirici ideolojik çerçevesine teslim olmadan bir devrim
sürecinin içinde yer alan ilk ütopyacı düşünürdü. Biz’de
kapalı, durağan ve bitmiş bir an ve mekân olarak tasarlanan
ütopyanın, sömürünün ve ezilmenin yeni (ve belki biraz daha
“akılcı”) bir biçimi olduğu vurgulanıyordu. Zamyatin için ütopya
“henüz olmayan”dı, içinde yapısal olarak kendi ötesini, yeni
açılımları ve gelişme doğrultularını barındırmalıydı. En son
sayı, en son devrim yoktu.

ÜTOPYANIN ÖBÜR YÜZÜ
     Zamyatin’de varolan ve Orwell’in de dozunu kaçırdığı edebi
gelenek aslında edebiyat tarihi kadar eski bir tarzın bir parçası.
Ta Samosatalı Lukianos’un Hakiki Tarih hicvinden ve Platon’un
Devletinden günümüze kadar uzanan bir gelenek, Thomas
Moore’un yaptığı bir kelime oyunuyla “ütopya” diye biliniyor.
Eski Yunancada ou- (yok) ve eu- (iyi) öntakılarının ortalamasını
alıp (u-) “yer” anlamına gelen “tapos” ile birleştirirseniz
ortaya “ütopya” çıkar. Yani “var olmayan güzel ülke”, ütopya
zümrüdüanka kuşu gibi bir türdür: Her devrimci dönemin
sona ermesiyle birlikte sinisizm dalgaları altında kaybolur, her
yeni devrimci dönemin baharında yeniden ortaya çıkar, gelenek
küllerinden yeniden doğar. 20. yüzyılda kazın (ya da ankanın)
ayağı öyle olmadı. 20. yüzyıl başında işçi sınıfının ve
onunla yandaş olan aydınların beklentileri o kadar açık ve gü-
venliydi, o kadar “bilimsel kesinlik” taşıyordu ki, bu beklentilerin
yenilgisi çok daha gürültülü oldu, üstelik bu yenilgi de
netameli bir yenilgiydi: Devrimciler zafere ulaşmış, devrim
yenilmişti.
     Sabırsız aydın buna tahammül edemedi; o haklı olarak “
her şeyi, hemen şimdi” istiyordu. Oysa ne devrimlerin itici
güçleri onun isteklerine aldırış ettiler, ne de devrimlerin önderleri
kendi iktidarlarına toz konduracak bir davranışa izin
verdiler. O zaman kızılca kıyamet koptu: “Aldatan Put” yazıldı,
bir sürü Batılı sosyalist tövbekâr oldu.
     Bu arada 20. yüzyıl başında H. G. Wells dizi dizi ütopyaların
yanı sıra, bilime ve teknolojiye aşırı güven bağlayanlara
uyarı olsun diye iki de “negatif ütopya” yazmıştı; gelecek bir
zamanda geçen, karamsar, “böyle giderse işin sonu kötüye va-
rır” demeye getiren öyküler. Wells’i çok seven ve birçok yapıtı-
nı Rusça’ya çevirmiş olan Zamyatin’in 1917 Devrimi’nin
hemen ardından yaşadığı hayal kırıklığını bu öyküleri örnek
alarak dile getirmesi hiç de şaşırtıcı değil.
     Anti-ütopya, ütopyaların “mükemmelliğine”, kapalılığına
bir tepkiydi; 20. yüzyıla kadar yazılmış olan ütopyaların hepsi
birer diktatörlük tasvir ediyordu aslında: Yalnızca iktidar soylunun
ya da varlıklının elinden alınacak, “hak edenin”, seçkinlerin,
yetenekli, bilge, aydın azınlığın eline verilecekti. Eh bir
de yüzyıl başında ütopya falan değil, alenen gerçekte benzer
bir durum ortaya çıkınca, iktidarda olmak için tek gerekçeleri
“her zaman haklı olan partiye üye olmak” olan bir azınlık belirince,
ütopya ansızın korkutucu bir şey oldu çıktı.
     Rusya’dan kaçan dindar bir aydın olan Nicholas Berdyaev,
“ütopya her zaman totaliterdir, totaliterlik her zaman ütopyacı-
dır” diyordu. Anti-ütopyaya bir akın başladı; aynı bayrak altında
beş benzemez bir araya geldi. Zamyatin gibi bir devrimci,
Berdyaev gibi bir dindar, Orwell gibi bir radikal demokrat,
Huxley gibi bir liberal, hepsi anti-ütopyacı oldular. 1930’lar,
40’lar, 50’ler hep bu ruh haliyle geçti; piyasada görülen tek
ütopyacılar Sovyet övgücüleriydi, ütopyanın totaliter, kapalı bir
sistem olmak zorunda olmadığı, seçkinci olmayan, açık ütopyaların
da tasarlanabileceğini keşfetme şerefi, 1968’lilere düştü.

ÖZGÜRLÜK MÜ, MUTLULUK MU?
     Zamyatin’in geleneksel, kapalı, otoriter ütopyacılığı eleştirirken,
alternatif, açık bir ütopya yazma denemesine girişmek
yerine alaycı bir anti-ütopya yazmasının iki sonucu oldu. Birincisi,
Huxley ve Orwell gibi devrime uzaktan ve biraz da sinik
bir tavırla bakan düşünür/romancıların bu anti-ütopya
geleneğini karamsar bir çerçeve içine hapsederek sürdürmeleriydi.
Diğer sonuç ise kuramsal ifadesini Bloch’un Umut İlkesinde
bulan yeni ütopyacılığın geleneksel ütopyanın kapalı
yapısına karşı Zamyatin’in uyarısıyla işe başlaması oldu.
1960’ların isyancı yükselişi özellikle ABD’de bu yolda yeni,
açık ütopyaların yaratılmasına ön ayak oldu. Yeni ütopya, geleneksel
ütopyaların kapalı, sonlu ve otoriter yapısını değiştirirken,
Huxley ve Orwell karamsarlığının da ötesine geçiyordu;
bu çabada Zamyatin’in eleştirel ancak umudunu yitirmeyen
anti-ütopyasının da katkısı vardı. Nitekim 1960’lar ve 70’lerdeki
en önemli ütopyacı romanlardan birini yazan Ursula Le
Guin, işe Zamyatin öğrenerek başlamıştı.
     1920’de Zamyatin’in elinde bir eleştiri silahı olan anti-ütopya,
telaşla toplumda yeni açılımlar bekleyen ve bekledikleri
kendi yaşam süreleri içinde gerçekleşmeyince de karamsarlığa
kapılan Avrupalı aydınların elinde bir karabasana dönüştü.
Rönesans’tan Wells’e kadar çoğunluğa bir seçkin azınlık tarafından
“mutluluk hediye edilmesi” demek olan ütopya, Huxley
ile birlikte seçkin azınlığın kara kalabalık tarafından boğulmasının
öyküsü oldu. Yaratıcı aydın, çoğunluğun mutluluğu için
tasarlanmış bir ütopyada mutsuz oluyordu. Çünkü çoğunluğun
mutluluğu özgürlüğün, seçme hakkının herkes için ortadan
kaldırılması demekti. Bu özgürlük/mutluluk ikilemi
Huxley’in Yeni Dünya’sında en önemli yeri tutar ancak kökleri
daha geriye, Zamyatin üzerinden Dostoyevski’ye dayanır. Karamazov
Kardeşler’de Büyük Sorgucu ile İsa’nın karşılaşmasında
ortaya atılır bu özgürlük/mutluluk çatışması. Büyük
Sorgucu, özgürlüğün savunucusu İsa’ya insanların seçme hakkını
ellerinden alarak onları mutlu etmek gerektiğini söyler.
Dinin işlevi budur artık. Her an seçim yapmak zorunda olmak,
her an kendi vicdanıyla yüz yüze olmak insanları yüzyıllar
boyu mutsuz etmiştir. Kilise ise artık İsa’nın yolundan
ayrılarak insanlara mutlu bir dünya verecektir. Zamyatin bu
temayı Dostoyevski’den aktararak Biz’de kullanır: Velinimet,
Büyük Sorgucu’nun bir benzeridir. Huxley’in Yeni Dünya’sında
aynı tartışma Mustafa Mond ile Vahşi arasında tekrarlanır.
Vahşi tüm acıları ve mutsuzluğuyla birlikte özgürlük istemektedir
ne var ki Huxley’in dünyasında özgürlük ancak intihar
etme özgürlüğü olabilir. Huxley yıllar sonra Yeni Dünya’yı yeniden
değerlendirirken bu dünyanın içine küçük bir ütopya
adacığı yerleştirmemiş olduğu için hayıflanır. Bu adacıkta
uyumsuz aydınlar özgürce yaşayabilecektir. Ütopyanın burjuva
kültürü içindeki yeri bu olmuştur 1950’lerde: Seçkin azınlı-
ğın kendisini kara kalabalığın elinden kurtarabildiği yalıtılmış
bir adacık. Orwell’de ise Dostoyevski’nin tartışması tümden
ortadan kalkar: Büyük Birader insanlara ne özgürlük ne de
mutluluk vaat etmektedir; hiç kimse için kurtuluş yoktur.
     Zamyatin’in (Huxley’den 12, Orwell’den ise 28 yıl önce) getirdiği
tartışma ise düşünen ve hayal eden insan için özgürlük
ve mutluluğun özdeş kavramlar olduğudur. E-330 “Kimsenin
benim için istemesini istemiyorum, ben kendim için istemek
istiyorum” der. Özgürlük mutsuzluğa gebe olmak zorunda değildir
Zamyatin’de. Başkaldırmak, alışılagelmiş olanla mücadele
etmek acı verir gerçi ama “dünü bugün, bugünü de dün”
olarak yaşamak daha zordur. Zamyatin’in ütopyası kesintisiz
bir mücadeledir; bugüne daima yarının gözüyle bakarak, kendi
kurduğunu kurumlaşmaya başladığı andan itibaren yeniden
yıkarak sürdürülen bir mücadele. Ütopya, Zamyatin için bir
ufuktur; ona sürekli olarak yaklaşılır ancak varılamaz. “Vardık”,
teslim olmaktır, gerçek sorular ise “Neden” ve “Peki, sonra
ne olacak?”tır. “Edebiyat, Devrim, Entropi ve Başka
Meseleler” makalesinde yaptığı benzetmede olduğu gibi, o,
seren direğinin tepesinden fırtınalı suları seyreden, daima ileri
bakan bir denizcidir. Yaklaşan fırtınaları ilk gören o olmuştur,
fırtınanın ötesindeki denizi ve karayı, yağmurdan sonra çıkacak
olan yedi renkli gökkuşağını da ilk görecek olan o ve onunla
birlikte direğin tepesine tırmanma cesaretini gösterenler
olacaktır.

                                                                 Bülent Somay, 1988