Öne Çıkan Yayın

Nazım Hikmet / CEVAP

  CEVAP  O duvar o duvarınız,                 vız gelir bize vız! Bizim kuvvetimizdeki hız, ne bir din adamının dumanlı vaadinden, ne de bir...

3 Ocak 2018 Çarşamba

ÇALINMIŞ BİR MAHŞER İÇİN AHVAL ~ Yılmaz ODABAŞI

ÇALINMIŞ BİR MAHŞER İÇİN AHVAL

" Ben Afrika'da kanat çırpan bir kelebeğin Kuzey Amerika'da yarattığı kasırgayı istiyorum… Ben kaos istiyorum! "

sefil bitler hala uzayın boşluğunda yaşıyor ve içimde bir abdal ağlarken ufuklar 
caddesinde ufuksuz adam, sesine bir küfür katmış sokaklara saçıyor... arada 
üşümüş gözlerle, pörsümüş göğüslere bakıyor; üşümüş gözler üşüyor, üşümeye 
bakıyor... 
için içimde gerilen hayat ,turuncu laleler ve ıssız insanlık, artık sıcak sözcüklerden 
utanacak kadar d(üşüyor)! günler, yeni günlere yenilgiler saçıyor... bu yüzden 
ellerim durmadan uzaklara kaçıyor, gözlerim hep dağlara bakıyor. ben kentlerde rehinken 
firar ellerim! ellerim üç beş nöbetinde bir askerle kanyak çekiyor, gözlerim yorgun bir 
gerillayla ufka bakıyor... aklımda Diyarbakırlı bir kızın uzak ve sıcak gözleri, havada 
kar, gökyüzü aydınlığında bir çingene cüreti; yollarda aç köpekler, çatılarda ürkek 
kuşlar üşüyor...bütün yaslı hayatların ansızın bir sonbahar geçiyor... 

içimde bir sonbahar kırık dökük vagonlar gibi...poyrazım sinmiş, yağmurum dinmiş 
ve düşlerim darmadağın erken göçen kuşlar gibi. 

hey kuşlar, daha dün kağıttan uçaklar, gemiler yapan çocukluğum hangi cehennemin dibine kaçıyor? kaçıyor! kaçtıkça daha çok görüyorum: ölülerin kanında, günlerin 
meşru kıvamında illegal karmaşalar büyüyor... 

bir şeyler büyüdükçe sicilim bozuluyor, şiirim deliriyor ve yurdumun toz duman 
yollarında külhan kasaba şoförleri küfrederek, yarışarak gaza basıyor... bir dağ 
Bingöl'de oturmuş sessizce öbürüne bakıyor... yamacına bir çoban çömelmiş de 
yalnızlığına bir ateş yakıyor ve uzak bir istasyonda bir kaçak, bomboş bir 
şimendiferde kurşunlanıp düşüyor! 
insanlar küçüldükçe ölüm büyüyor ve herkes seçmediği yasalarla ölüyor... 

herkes ölüyor ve caddelerden bayat bir proletarya geçiyor; baka baka 
eskittiğimiz, acıttığımız çağda bir Guernica; Guernica ağlıyor... 

belki bu yüzden içimde çığlık çığlığa bir sonbahar acıyor 
içimde bir sonbahar kışların kapısında yaprak döküyor... 

bayat bir proletarya caddelerden, anılardan esneyerek geçiyor...oysa evvel zaman 
takvimlerinde umuda gülümseyen sapsarı dişleriyle devrimdi onlar, gelecektiler! çıkıp 
o sanrılardan hepsi bir yere gelecektiler. 

şimdi Çankırı, Malatya yollarında, Moskova'da, Prag'da evlerinin camlarındaki ışıklı 
buğular arkasında eski türkü gözleri... akıp geçmiş çabuk nehirler gibi. 
eski türkü; şanlı proletarya ve müttefikleri(!) 
proletarya ve şanlı müttefikleri, hala o alaturka çoşkularla kol kola aynı soluk 
Günlerin daracık evlerinde aynı bordurlarıyla, aynı avratlarıyla oturuyorlar ve dünyaya 
çalınmış bir mahşer gibi bakıp, hala yeni yıllara aynı dişlerle gülümsüyorlar... 

birde tedavülden kalkmış genç ömrümüz; okyanusların unuttuğu kumsallar kadar 
yanılmış, yanmış ve yalnız ömrümüz;' narodnikler, troçki, finans kapital, oligarşi(!)ve benim proletaryam: şimdi şiddet ekranlarında Hülya Avşarın kocaman göğüsleri... 

Kırıkkale ,Tekirdağ yollarında eski halkım eski bir düşün devrimi gibi; halkım, hala 
bir devrim düşü gibi toprak ve insan kokuyor... 

belki bu yüzden içimde çığlık çığlığa bir sonbahar acıyor 
içimde bir sonbahar kışların kapısında yaprak döküyor... 

bir sonbahar: 
o şimendiferde vurulan kaçağın yüzündeki korkular 
kadar ölümlere acemi. bir sonbahar: 
dallarında darmadağın savrulan yaprakların eceli... 

hey sonbahar ,işte büyük aşklar , büyük düşler düşler büyük ölüyor! 
büyük aşklar , büyük düşler buruşuk çamaşırlar gibi yıllara seriliyor... uzaklıklar 
gidiliyor, yakınlıklar biliniyor ve hep aynı tahakkümün özneleri ,onları palyaço yapıp 
tarihin çöplüğünde gülüyor...gülüyor! 

-artık kül oğlu kül'sün sen ; zül'sün zül 
bu sözlerin üstüne bir çay geliyor; evet ,çay bile içiliyor bu sözlerin üstüne ve 
belleğimden uğultularla, saralı imgelerle geçen bitmemiş bir şiir Ankara'nın ortasında 
mola veriyor. 
aklımda hep self servis ömrüm... aklımda piç bir devrimin büyük 
pankartları, çalınmış alanları, kirletilmiş anıları... aklımda hep vaat eden o bıçkın 
şarkıları... aklımda kahraman yeminler, yenilmiş militanlar ve aklımda Diyarbakırlı bir 
kızın uzak ve sıcak gözleri; hep uzak, ve sıcak kalacak gözleri... 

belki bu yüzden içimde bir sonbahar acıyor; öyle acıyor ki acılar acısız 
kalıyor; mevsimler üstüme devriliyor; mevsimler üstüme devriliyor kışlar kış'sız 
kalıyor! devrimler öksüz, kalemim safsız kalıyor! 

bizi zaman yeniyor aşklarım aşksız kalıyor... 

bir sonbahar: açların mahkumların ve orospuların büyük yenişmişlikleri kadar eski. 
bir Guarnica acıttığımız eski çağın enkazında ağlıyor; ötede ter ve sidik kokan 
barlarda eski yoldaşlar: 

-heyy sesimize biraz daha alkol katalım 
kaparosu ödenmiş yitik bir devrim 
ve bütün şaraplar için şarap açalım! 
diyor... Beyoğlu, Sakarya, kordon barlarında eski devrimcilerden caddelere simsiyah 
bir hüzün sızıyor... 
caddelere simsiyah yenilgiler sızıyor...ben burada kurşuni bir göğe bakarak, 
Diyarbakırlı bir kızın sıcak ve uzak gözlerine akarak, Varto'da Niksar'da kederlerini 
gözyaşlarınla öpen çocuklar için ağlıyor ve bağrıyorum: 

-bu oyunda bütün replikler yalan 

derken her yeri yasalar, namlular ,dublörler kuşatıyor! içimin sokaklarında evden 
kaçmış çocuklar üşüyorlar...bir kemanın tiz sesinde günler sıtmalı, günler titreyerek 
geçiyor... Kızılay'da bir ayyaş ,nöbeti yanlış bir gündüzden devralmış gecenin 
duvarlarına işiyor...kasaba hapishanelerinde mahkumlar aksırıyor, tütün kokuyor, esrar 
çekiyor... pavyonlarda bir Gülnihal, akarsız sesiyle bir şarkı okuyor rast makamında.. 
ve yurdumun toz duman yollarında yanık bir bozlak... 
sesim mi? 
ulaşmıyor ağladığım dağlara 
tütünün var mı dosttum ? 
bir poyrazdan geliyorum da... 

yurdumun toz duman yollarında işçiler harç karıyor yükselen yapılarda; yük 
abanmış bedene, can ölesiye tutunmuş tene :işçiler harç karıyor yükselen yapılarda. 

yurdumun toz duman yollarında analar erişte kesiyor sofralarda 'bu gün bizde 
yarın komşuda sıra. 
yurdumun toz duman yollarında mahkumlar marş söylüyor 
ranzalarda; hasret, kırık kanatlar gibi çöarepıpo düşüyor mazgallara 
Buyurdu mu toz duman yollarında memurlar evrak yazıyor, dülgerler ağaç kesiyor 
şairler şiir yazıyor, halim yurduma benziyor ...halim yurduma benziyor... 

yurdumun toz duman yollarında, batık gemileri unutulmuş kumsallarında büyük 
toprakların, büyük betonların kıyılarında babalar hevesle çocuk ekiyor yarınlara... 
bir Guarnica aynalarda ağlarken, yarınsız yarınlar bizim ;bu kışlar ,bu kanlar ,bu ölü 
kırlangıçlar bizim... 

(içimdeki sonbahar kışların kapısında can çekişerek ölüyor) 

sonbahar öldü 
her yüz bir anı bırakıp gitti 
alkışlar methiyeler ,dostluklar bitti... 

bilsem size bağrımı açar mıydım hiç 
bu deniz benim olsaydı batar mıydım hiç 

sonbahar öldü 
devrimin yok evin yok sevgilim 
ormanım yok dalım yok yeşilim 
bir poyrazdan geliyorum; tütünüm yok gülüm yok 
gökyüzü öldü... şahdamarım zonkluyor 

şimdi yüzde yüz yalnız 
İki kere ikinin dört ettiği kadar mağlubum 
sabıkalıdır şiirim de şairi kadar 

sonbahar bile öldü...ömrümde çalınmış mahşerler var, havada kar...önümde 
gül demetleri, arkamda hançerler var! 

sonbahar öldü...feodal figüranlıklar için karnemi aldım ve hiç kopya çekmedim 
hayat oyununda sınıfta kaldım! eğrildim...artık eğrildim doğruluktan! 

sonbahar öldü... kapattım dili geçmiş zamanlara açılan kapılarımı; artık 
yolumda sadece kar var ve kirlendi alnımın aklığı bahçem tarumar! 
(o inkar eski inkar...) 

yeni bir söz 
eski bir gözle 
 anlatılmaz! 
bir meneviş olmalı sözler 
kesilip atılırken çiğnenmiş bahçelerde ağrıyan 
karanfiller 
ağrılarda söz olmalı 
ve sözlerimiz yeni çağı kuşatmalıdır! 

varsın yeni bir söz için eski bir göz ölsün 
ölsün gecelerin ilmeğine suç ortağı çakallar 
zamanın tortusunda kurutulan anılar 
büzüşen yalnızlıklar 
ve ihanete doymayan ihanet ölsün! 

ben ise her denizde yeni bir liman için ölürüm 
her deniz yeni limanlarla tükenir, ölür 
geride 
martılar 
çığlıklarla 
yeniden 
yeniden hırçın sulara gömülür... 
 
denizler kalabalıktır 
akarsular ise yalnız, sefil durulur 
ve titreyen eski çağlarda beyhude şafaklar ölür! 
yeni bir söz için eski bir göz ölür 
eski bir göz tanıdık rüzgarlara savurur küllerini 
ben bir okyanusa adamışsam sesimi 
bütün limanlar ölür! 

sonbahar öldü 
biz gençliğimizle hiçbir yere varamadık 
üşüdük 
hep üşüdük 
de birlikte hala ayrılmadık 

oysa nereye gidersem 
yanıma önce kendimi aldım 
nereden dönersem 
biraz dağınık kaldım 

kıyılara vura vura hayatın 
yosun tuttu düşlerim 
aynaları kullanarak eskittim 
eskidi gülüşlerim... 

ben ömrümün rahlesinde yanlış yüzlerle aşındım baktım, çıldırdım işte isyana 
ve inkara böyle taşındım! 

ama bu eski inkar 
bu sözler 
bu yüzler eksik 
ve eski 

ve eski gülü sula, kanı yıka, toprağı öp, yolu geç; ağıtı, ölümü geç suları, şarapları, salkatanatları… vardığın yerlerde cüzzamlı çağ 
göreceksin! zemherilerde öğüttükçe şarkılarını, kendini yeniden, yeniden 
keşfedeceksin! 

eski sonbahar öldü 
şimdi yeni bir kışı'ım 
bakarak uzaklara 
verilmiş sözüm 
kalmışım tuzaklara... 

düşerken tuzaklara 
haydi, sokağa fırla 
yağmura bakam ,geçer 
aldırma! 

bir mezar kaz 
üşüyen yalnızlığa 
bir mezar 
eskimiş ayrılığa... 

ağarken uzaklara 
geç yağmuru, ihaneti, külü geç! 
her şeyi aş 
ölüme ulaş 
ölüme dalaş 

artık kaçtığın yer kaçamadığın yerdir! 

sonbahar öldü...son kez söylendi o eski sözler 
şimdi dağlardan kopup tepeme çöken şu ürkek bulut 
ve Erzincan'ın saçakları buz tutmuş dar, matemli evleri 
bana nal seslerine özlemimi anlatır 
devrilip giden ölü yılları anımsatır 
ölü yıllar bana neler...neler anlatır 
kalbimde bir Vivaldi, bir sızı kalır... 

oysa ben o balçıklarda izler bıraktım 
yeni yağmurlarda, yollarda esamem okunmuyor 
ki her yeni güz için yeni şarap açtım 
yeni şarapların güzleri anılara uymuyor 

yeni şarapların güzleri anılara uymuyor 
yalnızlığım kuytularda soluyor, ah ,soluyor! 

demek hep yanlış kadınlar için atmışım zarlarımı 
ama atmışım! 
ve hep yanlış yollara oynamışım ömrümün bütün kumarlarını... 

yenilgiler kapımı ayaz mevsimini çaldı 
kalbimde bir Vivaldi,bir sızı kalır... 

artık bu sözlerde olacağım...bu sözleri yazdığım yerlerde kalacağım ve bütün 
yaslı hayatları toplayarak kışların ortasına; yaslanarak aşklarımın yasına, anıların 
buğusunu öperek yazacağım… buğusunu öperek yazacağım...
Yılmaz ODABAŞI
"Aşk Tek Kişiliktir"

DENİZ TÜRKÜSÜ ~ Bedri Rahmi EYÜBOĞLU

DENİZ TÜRKÜSÜ

Deniz dediğin bir tarladır
Gülü gül, dikeni diken, tohumu tohum
Toprak gibi verimli, toprak gibi cömert
Betine bereketine kurban olduğum

Deniz dediğin bir tarladır
Uçsuz bucaksız bir tarla
Göbeği insanlarla kesilmiş
Çilesi insanlarla

Deniz dediğin bir tarladır
Sözü pek, eli ağır
Dost gibi güldürür insanı
Dost gibi ağlatır.

Deniz dediğin bir tarladır
Anadır, babadır, kardeştir
İnsan eline hasret
İnsan eli değer değmez ürperir
Binbir yerinden çatlar sevincinden
Nesi var, nesi yok çıkarır verir,
İnsan eli değmemiş denizlere bir damla alınteri
Bulutlar dolusu rahmetten mübarektir.

Deniz dediğin bir tarladır
Bulutlar, güneşler dibindedir
Gecelere gündüzler dibindedir
Yıldızlar mevsimler dibindedir

Zifiri karanlık güller açılır dibinde
Bağlar, bahçeler kat kat, katmer katmer, deste deste
Bağlar, bahçeler zifir karanlık güller
İnsan eline hasret beklemekte.

Deniz dediğin bir tarladır
Kapılar açılır içinde kapılar
Bitip tükenmeyen bereket kapıları
Balıklar akıp gider bölük bölük tabur tabur
Alı al moru mor sarısı sarı.

...
Deniz dediğin bir tarladır
Üstünde başı boş rüzgâr
Gönlünce at oynatır
Üstünde bir avuç tuzlu köpük
İçinde milyonlarca yürek
Milyonlarca öpücük
Bir insan eli arar konacak
Bir insan eli muhkem, sıcak

Hey benim
Boydan boya cömert denizlerle çevrili
Güzel memleketim
Bu yaz tenha denizlerinde yıkandım
İnsan eli değmemiş ormanlar gibi vahşi
Dağ başında unutulmuş küçük kundaklar gibi yetim.
Bedri Rahmi EYÜBOĞLU

2 Ocak 2018 Salı

KUĞUNUN ÖLÜMÜ ~ Mehdî Hamîdî Şîrazî

KUĞUNUN ÖLÜMÜ

Bu güzel bir kuğunun ölümüdür
Kuğu hoşça doğar güzelce ölür

Ölüm gecesi tek başına konar suya
Yalnız bir ırmak köşesinde ölür

O köşede o kadar gazel okur ki
Sonunda gazellerin içinde ölür

Kimileri inanır ki bu çılgın kuş
Nerede âşık olmuşsa orada ölür

Bilmeden başka yerde ölmemek için
Ölüm gecesi oraya koşar ve ölür

Bir kuğunun ovada öldüğünü görmedim
Diyelim ki inanmadım bir kuğu böyle ölür

Bir gün suyun kucağından gelip
Bir gece yine suyun koynunda ölür

Sen benim denizimdin, aç kucağını
Bu güzel kuğu ölmek istiyor
Mehdî Hamîdî Şîrazî

BİR YILIN SON GÜNLERİ ~ Murathan MUNGAN

BİR YILIN SON GÜNLERİ

Bir yıl daha bitiyor
İşte bu kadar duru,bu kadar yalın
Bu kadar el değmemiş
Sıradan bir gerçeği daha
kolları bağlı hayatımızın
Bu şiire nasıl dahil edilebilir bir yılın son günleri
Her sonda,her başlangıçta ve her defasında
Alır gibi başkasını karşımıza
Perdeler çekip,ışıklar söndürüp
oturup yatağın içinde bir başımıza
Sorgulamak kendimizi
Öğrenmek ikimizin anadilini,ikinci belleğimizi
Öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini
Bu aynanın dehlizlerinde gezinirken görürüz
Karanlık günlerimizin kenar süslerini
Biterken yılın son günleri
Biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini
Gençlik ikindilerini
Kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri.
II.
Bir yıl daha bitiyor
Düşlerim ,tasalarım,yarım kalmış onca şey
Her yıl biraz daha kısalıyor bir öncekinden
Bana mı öyle geliyor
Yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman
İnsan yaşlanırken?
III.
Kırdım mı incittim mi birilerini?
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler.
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim
Dostluklarımı, ilişkilerimi
Dağınık yatağım,mutsuz yatağım
Çoğalttım mı eksiklerimi?
Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
Borçlarımı ödedim mi?
Doğru seçtim mi soruların fiillerini?
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
Ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?
Geri verdim mi aldıklarımı:
Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
Yokladım mı duygularımı
Hala sevebiliyor muyum insanları?
Ovmalı gümüşleri, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma
Ovmalı umutları
Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları eksik etmemeli ağzımızdan
Hançer kıvamındaki o karamizah tadını
Şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım Yavuz’a
Sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım
akşama
Yeni bir yıla
Ama nedense herşeyin tadı dağılıyor ağzımda
Bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında
Aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta
IV.
Ey uzak akrabalarım, üvey aşklarım
Mevsim sonu dostlarım, işporta malı ayrılıklar
Arkadaş ölümleri, dost hançerleri, talan ettiğimiz zulalar
Gece telefonları, ıssız konuşmalar
Mağrur incelikler, vurgun yemiş ilişkiler
Bırakılmış mektuplar
Ve yurdumun her karış toprağında tefrika edilen karanlık
Ey hayatıma girenler ve çıkanlar
Uçurum duygusuyla yaşadığımız hayat ey
O kadar çok anlattım ki
Kendime kaldım anlatmaktan…
Bunaldım kendisiyle boğuşmasını
Başkalarında çözmeye çalışan insanlardan
Usandım sözcük oynamalarından, tılsımlı sıfatlardan,
Ofset duyarlılıklardan
Kaç zamandır bir ermiş dinginliği havalandırıyor dizelerime
açılan pencereleri,
Durup bakıyorum akşam sularında zaman kavramlarına,
Zamanı düşünüyorum;koyuluyorum
Anlamını yitiriyor “şimdiki zaman”ın boşyüceliği,tarihin unutkan
sayfalarındaki mürekkep lekeleri
İşimin başına dönüyorum içimde ıssız bir gönül erinci
Kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum
“içtenliğin” yada “dünya görüşünün” kirletmediği
Kendime bir yeni yıl kartı yazarak bunları diliyorum.
V.
Sabahları açık penceremin soluduğu kent
Nabzında yüzyılın dağınık sancısı
Dumanı üzerinde tüten yıkıntılar
Hangi anlamı kuşanabilir şimdi yeni bir yıl
Umutsuzluk sözlüğünden karşılıklar aranırken hayata
Hangi söküğünü dikebilir bu yaralı kuşak
Hangi yüreğe öğretilebilir unutmak!
Aranıp duruyorum adresini yitirdiğim insanları
Vitrin camlarına yansıyan yüzlerde
Bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar
Hala bir umut var mıdır
Çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde
VI.
doğulu belli
belki bizim oralı
nerde görsem tanırım ben
hüznünde asi dağların şivesi bozuk dumanını taşıyan
bu eşkiya duyarlığını
yaşı kırk beş elli, belli uyumamış Ankaran’nın derdine
ceketi küçük geliyor, elleri biraz büyük, yüreği yaralı
karısı yeni ölmüş, sığınmış oğlunun evine

bir hamayıla bir sure sürer gibi
bir muskaya yerleştirir gibi
okunmuş, katlanmış güvenliğini
arkasını yazar gibi askerlik fotoğrafının
bir naylon geçirircesine nüfüs teskeresine
yarine yazdığı mektuba koyar gibi
biraz kostak, biraz hüzünlü
ne zaman efkara gönül indirse kaşlarını çatar hani
işte öyle yerleştiriyor ”Milli Piyango” biletini
yoksul cüzdanının en afili yerine
o da hazır şimdi yılbaşı çekilişine
yüzünde işini özenle yapmanın erinci
bakıyorum umudun bir an için ısıttığı gözlerine
bilmiyor onun için şuracıkta yazıverdiğim öyküleri
katlayıp yerleştirirken cüzdanını cebine
sormak geliyor içimden adresini

yürürken bir ayağı aksıyor
hep kıyısından gidiyor yolun
belli yakıştıramıyor kendini kente
uzun uzun bakıyorum ardından bir dostu uğurlar gibi
ağlamak geliyor içimden
nasıl da uzağız birbirimize

ah adresini bilseydim amca
yollardım sana bir yılbaşı tebriği
inan yalnız sana
hani tercüman olsun diye yüreğime
bol kuşlar olsun üstünde, mavilik, bir köşede kalpler birleşmiş,
işte öyle afili
ve altında mani deyişli el yazısı bir cümle:

uçan kuşlar konsun senin göğüne!
Murathan MUNGAN

KALBİMİN EN DOĞUSUNDA ~ Didem MADAK

KALBİMİN EN DOĞUSUNDA

Aşkın kanununu tahsil etmiştim kalbimin en doğusunda 
içimde yağmur duasına çıkmış birkaç köy 
Birkaç köy sular altında 
Kalbimin doğusu, 
her resme güneş çizen bir çocuktu. 
Gam yükünün kervanları yürürdü dudaklarımda 
Kavruk ve çatlaktı dudaklarımın toprakları 
Ölümün ötesinde bir köy vardı 
Orda, uzakta, kalbimin en doğusunda 
Şimdi bana yalnızca 
Dertli türkülere duyduğum karşılıksız aşk kaldı 
Güzel beyaz bir tay doğururdu her sene hafızam 
Yorgundu oysa 
Durmadan, durmadan hatırlamaya koşmaktan. 
Kalbimin doğusunda bir yalan dünya vardı. 
Okyanusları mavi olmayan. 
Benim için hayat, 
Kalbi kalpazanlıktan kırk sene yatmış çıkmış bir adamdı. 
Geçmişim acıyor şimdi, yalnız benim değil 
Benim ülkemin geçmişi de acıyor mesela. 
Bilirdim oysa ilk badem ağaçları çiçek açar baharda. 
Bilirdim çiçek satan çingene kızlarını 
Onlar bütün şimdileri, bütün zamanlara 
Bir gül parasına satardı. 
Oğlan kıza bir gül alsa 
Bilirdim odur en kırmızı zaman. 
Adına aşk diyorlardı 
Kalbimin doğusunda bir yalan dünya vardı. 
Kim bir şairi kırsa 
Şair gider uzun bir dizeyi kırar mesela 
Bilirim kim dokunsa şiire 
Eline bir kıymık saplanacak. 
Bilirim kırılmış dizeleri tamir etmez zaman 
Yorgunum oysa 
Durmadan kendime bir tunç ayak aramaktan. 
Aşkın kanununu tahsil etmiştim kalbimin en doğusunda 
Boş salıncaklar gibi gıcırdayarak konuştum karanlıkla 
Kediler gibi mırıldanarak. 
Alkolden bir denize bıraktım kalbimi 
Kırmızı bir sandal gibi 
Arka sokaklarda sarhoş konuştum karanlıkla 
Avuçlarımla konuştum 
Allah büyüktür diyen insanlar gibi. 
Kedi dili bisküvilerinin bir pastayla konuşması gibi 
Yumuşak ve kremalı konuştum onunla. 
Boynumda leylaklar açardı baharda 
Mor ve pembe konuştum karanlıkla 
Gece açılıp gündüz kapanan bir parantezdim 
Sözler vardı içimde işe yaramayan 
Sözlerle konuştum karanlıkla... 
Önce söz yoktu kalbimin en doğusunda 
Sözler... 
Bir yağlı urgandı acıyı boğmaya yarayan
Didem MADAK

1 Ocak 2018 Pazartesi

VE SONRA KALBİM OLAYSIZ BİR ŞEKİLDE DAĞILDI ~ Furkan ÇALIŞKAN

VE SONRA KALBİM OLAYSIZ BİR ŞEKİLDE DAĞILDI

sanırım olay İstanbul’da geçiyordu
ismini vermek istemeyen caddelerde
olası bütün kaçış yolları tutulu
yurtlarından çıkarılan adamlar arasında
ve aşk, aniden yola fırlayan bir çocuktu.

artık halka açık bir yerde bekliyor seni hayat
orda sana ölçü, birim ve düzen verilmemiştir
mümkün mertebedeki adamlar ve kadınlar
beherler, masa saatleri ve ergonomi
yok, ama herkes uyanık birtek benim uykum var
değil mi ki beş dakikada bir erteliyorum seni…

korkuyorsun, üşüyorsun ve yanlış anladın
şairi yanlış anlamak daha güvenlidir
daha konforlu daha kurumsal daha aciz
şimdi unut bunları ve tüm gücünle bana güven
Kaybedeceğiz!
hayır, bu sefer doğru anladın

ispat edemem fakat öylece içime baktın
ve sonra kalbim olaysız bir şekilde dağıldı
ne kadar koştuysam da nefesim hala çok yakın
bilerek ve isteyerek değilse gerçek midir bu acılar
haberin bile yok oysa dünyanın en güzel kızısın
ama dünya bunda kasıt arar!

Yine de, gel ve al yüzümü eline
Haydi sev beni, konu serbest…
Furkan ÇALIŞKAN

KEDER SANA YAKIŞMIYOR ~ Victor HUGO

KEDER SANA YAKIŞMIYOR

Ne kadar değişmişsin ben görmiyeli,
Ellerin güzelliğini kaybetmiş nasırdan,
Hüzün rengi almış saçlarının her teli
Gözlerine gölgeler düşmüş kahırdan,
Gözlerin ki, gördüğüm gözlerin en güzeli
Ne kadar değişmişsin ben görmiyeli

Böyle mahsun kederli değildin eskiden
Fıkır fıkır gülerdi gözlerinin içi
Dudakların nemliydi sevgiden, arzudan
Yapraklarına çiğ düşmüş karanfiller gibi
Baygın kokusuna anılarla beraber giden
Böyle mahsun kederli değildin eskiden

Sevdiklerin vefasız mıydı bu kadar
Ağlamaktan mı karadı gözlerin
Bir zamanlar göz yaşını sevmezdin
Şimdi neden yaşardı gözlerin
Hasta mısın, yorgun musun nen var
Sevdiklerin vefasız mıydı bu kadar

Arzular vardır bilirsin anlatılamaz
Eskisi gibi kalsaydın ne olurdu
Taptaze, ıpılık kar gibi beyaz
Keder sana yakışmıyor gül biraz
Arzular vardır bilirsin anlatılamaz.
Victor HUGO