Öne Çıkan Yayın

Nazım Hikmet / CEVAP

  CEVAP  O duvar o duvarınız,                 vız gelir bize vız! Bizim kuvvetimizdeki hız, ne bir din adamının dumanlı vaadinden, ne de bir...

19 Temmuz 2017 Çarşamba

“Aradığımız şey…
yaşıyor olmanın verdiği coşkudur.”
Joseph Campbell
Fotoğraf

Incognito

Beynin Gizli Hayatı

David  EAGLEMAN

Fotoğraf

I- Kafamın İçinde Biri Var

   Ama O Ben Değilim

Kendinize aynada şöyle iyice bakın. O çarpıcı güzel görüntünün ardında, aslında ağlardan yapılı gizli bir düzenek evreni tıkır tıkır işlemektedir. Bu düzenek bir birine kenetli kemiklerden oluşmuş bir çatı, güçlü kaslardan oluşmuş bir dağ, özelleşmiş durumda epeyce bir sıvı ve sizi canlı tutmak için gözden uazak çalışıp duran bir iç organlar ortaklığı içerir. Deri adını verdiğimiz, kendi kendini iyileştirme özelliğine sahip yüksek teknolojili duysal tabaka ise bu düzeneği kusursuz biçimde kaplayarak göze hoş görünen güzel bir paket çıkarır ortaya.
      Sonra bir de beyniniz vardır: yaklaşık 1,5 kg ağırlığında, evrende keşfedilegelmiş en karmaşık malzeme. Bu organ kafa içindeki en zırhlı haznede yer alan küçük geçitlerden istihbarat toplayarak bütün operasyonu yöneten bir görev kontrol merkezi konumundadır.
      Beyniniz "nöron ve gliya" adı verilen yüzmilyarlarca hücreden oluşmuştur. Bu hücrelerden her biri başlı başına bir kentin karmaşıklığına sahiptir. Çünkü tek bir hücre, bütün insan genomunu içermenin ötesinde çetrefilli bir ekonomik sistemin trafiğini düzenler. Her hücre, saniyede 100 defaya varabilen bir hızla diyer hücrelere elektrik sinyalleri gönderir. Beyninizde dolaşıp duran bu trilyonlarca sinyalin her birini tek bir ışık fotonuyla temsil edecek olsanız, elde edeceğiniz genel toplam karşısında gözleriniz kamaşırdı.
      Hücreleri birbirine bağlayan ağ öylesine akıl almaz bir karmaşıklık içerir ki, ne insan dili yeter bunu açıklamaya, ne de mevcut matematik. Genel olarak tek bir nöron, komşu nöronlarla yaklaşık 10.000 bağlantı kurmuş durumdadır. Milyarlarca nöron bulunduğunu düşünecek olursak, beyin dokusunun tek bir santimetre küpünde, samanyolu gökadasındaki yıldız sayısı kadar bağlantı olduğunu söyleyebiliriz.
      Kafatasımızın içindeki pembe jöle kıvamlı, 1400 gramlık organ, aslında alışık olmadığımız türden bir bigisayımsal (kompütasyonel) malzemedir. Kendi kendini yapılandıra bilen minyatür ölçekli parçalardan oluşan bu malzeme, inşa etmeyi düşlediğimiz ya da düşleyebileceğimiz her şeyi  rahatlıkla geride bırakacak özelliktedir. Bu nedenle kendinizi tembel ya da kalın kafalı hissettiğiniz zamanlarda, aslında gezegendeki en çalışkan ve parlak nesne olduğunuzu düşünüp moralinizi yükseltebilirsiniz.
      İnanılmaz bir hikayedir bizimkisi. Bidiğimiz kadarıyla, gezagende kendi programlama dilini çözme oyununa bodoslama dalacak kadar karmaşık tek sistemi oluşturuyoruz. Farz edin ki bilgisayarınız kendi donanımını denetlemeye başladı, kasasını söktü ve kamerasını kendi devrelerine yönlendirdi. Işte biz buyuz.
      Kafatasının içine bakarak keşfettiğimiz şey ise, türümüzün üstesinden geldiği en önemli entellektüel gelişmeler arasında yer alır. Bu büyük adım, davranışlarımızın, düşüncelerimizin, deneyimlerimizin, sayısız yönleriyle birlikte sinir sistemi adı verilen engin ve ıslak bir kimyasal-elektriksel bir ağ içine örülmüş olduğu gerçeğinin ayırdına varmış olmamızdır. Bize tümüyle yabancı olan bu düzenek, aslında kendimizden başkası değildir.

Haydar Ergülen - Gurbet Kuşları

FotoğrafÇocuk Anadolu'dan böyle güvercin çıkmamıştır daha

yalnızlığın üstüne böyle şiir kanatlanmamıştır

böyle göz dökülmemiştir gurbet sürmelisine
böyle yağmur da inmemiştir kimsenin gözlerine

İyilik kanatlarının üstüne olsun, gelmişsin
şu uzun taşradan gölgesi bile yorulur bazen
yorgunsun da biraz daha yorulmaya gelmişsin
akşamlar efendidir, birbirine benzer deyip gelmişsin
dalgınlığından mı ne bir an çıkıp gelmişsin
kim kimse demeden bir de çağrılmadan gelmişsin
-ben miydim önce gelen başkası diye bir yanlış adrese
kimi sorduysam kendine başkasını gösterdi
bildim bilmediğimi de, başkası bile değilmişim kendime-
sen de gelecekmişsin kimin yerine ayrıldıysan kendinden
gelecektin elbette ve kime
benzeyecektin biz dururken
dalgın mısın, üzülme, bir yanlışlık olacaktın nasılsa
dalgınlık yalnızlığa benzer sanki çoğala çoğala
ve kara bir şaşkınlık gibi başkasının toprağında
çırpına çırpına-boşuna, mavi başkasının toprağıdır
bizse toprağımız olan göğü yitirmişiz gibi
geldik başkasının mavisine

...

Sen de öyle gelmişsin
geç de sayılmazsın erken de
ikisine de yetişilir nasılsa sonunda
yetişmişsin, hem zaman senin değil burada
hem zamanda bir yerin de olmayacak burada
ister aç ister katla kanatların gibisin
kanatlarından başka bir evin de yok burada
kanatların kadar açık bu göğün altında

Gurbet açık zamanda bir deniz
hadi misafir sayalım kendimizi onun vapurunda
hem eski turnalar gibiyiz hala
kendi kanatlarına misafir
hem saklana saklana yenisi yok sözler gibiyiz
bizden başka misafiri de yok ama
yine de yolcu gibi davranır bu deniz insana
gurbetten bir kuş mu gelmiş şehir uyuyor
senin kanatlarınla uyanacak şehir bu değil
güvercinin denizi geçtiği şiir bu değil

Deniz ökse, vapur avcı görünür
çocuk Anadolu'nun kara donlu güvercinine
senden sonra da bilmem ki çocuk mu Anadolu
son güvercinini yitirmiş de hala demli uykuda
kasabaların horladığı vakitsiz uykularda
uykusu sarışın, şiiri bun bir Turgut Uyar kalmadı
Cemal Süreya da yok ki bir abi arasan burada
sana çok uzun bir öğlesonuydu Turgut Uyar
sıkıntısını mı kıskanırdın: Şu kasaba bir içine baksa
sen kanatlarını toplayıp otursan da coğrafya uçsa
sınıftan! Dul coğrafya gidecek evi mi vardı
Turgut Uyar’ın tozlu şiirinden başka ?

Kederliyim, gölgesinin terk ettiği bir kasaba 
kadar yorgunum, kanatları
gurbette bir güvercin gibiyim
senin yerineyim, sıkıntını yazmak kaldı bana

Bugün paçalı bir güvercin gördüm
çocuk Anadolu böyle avunamaz bir daha
bilmem ki nesiyim o güvercinin
artık nereye uçsa göğü benim içimdir
nereye konsa o güvercinin yerlisiyim

"San Marko meydanında dost olduğum güvercin"
ilk seninle tanıdıydım Oktay Rifat'ı
o şiiri uçurduğu gökyüzü şimdi boş
yeni bir gökyüzü kurulmuş şimdi öyle diyorlar
"milyon güvercin içinde" eskisi kayıp Ankara
bizi ne zaman seveceksin eskisi gibi bir daha
çocuk Anadolu gibiydin, şarkı gibiydin öyle
ümidimiz gibiydin birlikte hiç büyümemeye
uzun bir iyilik gibiydin, bir 'Anakaraydın hepimize
seni unuta unuta büyümek bile hatırlamak gibiydi
durup durup insanları sanki kendilerinden çok
sevdiğimiz yılları hatırlamak gibiydi, yalnızca
bunu hatırlıyorum senden artık insanları değil
insanları hatırlatacak hiçbir şey kalmadı son zamanlarda

Hem olmasın da artık insanları hatırlatacak hiçbir şey
insanları insanlarla hatırlamadıktan sonra
kasabaları güvercinlerle, trenleri turnalarla
ve anılan şehirlerle hatırlamadıktan sonra
hayvanların suçu yok bunda, şehirlerin suçu yok
evlerin de suçu yok bana kalırsa
galiba her şey yerli yerinde de insanlar ortalık
eskiymiş, bir dostu bulamasak gölgesini arardık
şimdi gölgeler de insanlara benziyor
yarısı karanlık, yarısı kiralık
herkes içinde üç-beş yalnız besliyor
herkesin gözü başkasının yalnızlığında
bir 'çıt' yeterdi oysa bir insanla
bir 'çıt', açılıp kapanmaya
şimdi herkesin ortasında
şimdi bir insanın ortasında
çat çat çat
çarpışan üç-beş yalnız
üç-beş yaralısı var herkesin hayatında
ve yalnızca bir cümlesi:
Biz çok yalnızdık!

Ve galiba yalnızlığın bol gelmesinden
içimizdeki bu kalabalık
öyle korktuk ki yalnızlığımızdan
kimseye bırakmadık !

Bugün bir güvercin gördüm şehirde
bugün bir güvercin şiirden içeri
'Avunulmazı getir'di bana hiç avunması
yoktu gönlümün, ne güvercin ne turna
tenha bir sokak itiydim olsa olsa
tekmelenmiş yaşlı bir kedi biraz da
geçtim insan hastanelerinden geçtim
insan evlerinden kimseye yetişemedim
dilde kardeşlik vardı da bir kanatlık
yer yoktu kimsenin kalbinde konacak
sustum: "Çocuk Anadolu'dan uçtum iyidir
çocukları bizim Anadolu'nun" dedikçe sen,
nasıl ezber eder kardeşliği,diyemedim,
Fotoğrafruhtan sökün etmeyen dil nasıl ?

...

İçinde bile kimsesi yoktu onun
bir kendisi kalmış bir de kimsesi
gibi gelip şiire konan şu gurbet kuşunun
kimsesi sen olursun Erkut diye
ister gama say onu ister şiire



Haydar ERGÜLEN

18 Temmuz 2017 Salı

Sabahattin ALİ / Hapishane Şarkısı - 1 -


Fotoğraf

Göklerde kartal gibiydim.
Kanatlarımdan vuruldum;
Mor çiçekli dal gibiydim,
Bahar vaktinde kırıldım.
Yar olmadı bana devir,
Her günüm bir başka zehir;
Hapishanelerde demir 
Parmaklıklara sarıldım.
Coşkundum pınarlar gibi,
Sarhoştum rüzgarlar gibi;
İhtiyar çınarlar gibi
Bir gün içinde devrildim.
Ekmeğim bahtımdan katı,
Bahtım düşmanımdan kötü;
Böyle kepaze hayatı
Sürüklemekten yoruldum.
Kimseye soramadığım,
Doyunca saramadığım,
Görmesem duramadığım
Nazlı yarimden ayrıldım.







Hayat bir yolculuk mu?

FotoğrafHayat hep bir yolculuktu benim için, hep bir yerlere gidecek gibi durdum. Ama bir yerlere gidemedim… Hep uzakları düşündüm, hep uzakları düşledim; insanın olmadığı kıyıları… Ne kaldığım yerlere bağlana bildim, ne de gidebildim düşlediğim yerlere…
Dünyaları sevdim sığdırdım da yüreğime, ben bir yere sığamadım… Bir yanımda özlemler taştı sel sel, bir yanımı acılar kapladı derya deniz, soluğumda demirler erittim de bir yanım hep kış kaldı üşüdüm…
Ne ben kendimi anlatabildim başkalarına, ne de başkaları anlayabildi ağıt gibi bıçaklanmış bu yüreği göğsümün ortasında...
Ne yana döndüm kurt ulumaları, ne yana döndüm zemheri…Yüreğimde hüzün sönen yıldızlar gibi hep gözlerime döndü… Susuzum ey hayat! Suskunum! ..
Gecelerime yağmurlar damladı, ıslandı duygularım, üşüdüm, yağmur oldum kendime, kar oldum. Hangi bahara tutunduysam alıp götürdü umutlarımı kış. Gozlerimi de alıp gitti ardından…
Çocukluğumu düşürdüm kollarında aşkın, öksüz kaldı şiirlerim dudaklarımda… Bu yüzden hep kanarım kendimce...
Kar yağdı kaldırımlara, üşüyor hayat. Yalnızlık kocaman bir dağ olup büyüdü gözlerimde. Bir dost gülücüğünde saklı kaldı zaman. Bütün sevinçleri alıp götürdü gemiler. Şimdi ne kadar bastırırsam bastırayım iki elimi kanayan yüreğimin üstüne, durmuyor kanama …
Kahrımdan bin deniz doğurdum, gözyaşı doldu geceler… Gözyaşı gecelerinde boğuldu sevdalarım, sevinçlerim… Gece zalim gelir bu şehre, gözyaşıyla gelir her gelişinde, hüzünle gelir. Şarkılar da susar, zifiri saçlarıyla örter bu şehri geceler... Hazan mevsimi şimdi, hüzün mevsimi, ayrılık mevsimi, gözyaşı mevsimi. Bütün mevsimler bir gün bırakıp gitse de, ben gidemem...
FotoğrafEy aşk yada acınası ey ben! Gözyaşlarımı denizlere salıyorum ki, dağlara doğan güneş, hasret hasret açılan ama kapanmayan yaralarıma merhem olsun… Kırılsın kilitleri kapılarımın, kırılsın içimde yıllarca gizlediğim ayna, gülsün gülmeyen bahtım…

Nuri CAN

Mihail Aleksandɾoviç Bakunin'in Hayatı

FotoğrafMihail Aleksandɾoviç Bakunin 
(Rusça: Михаил Александрович Бакунин; 30
Mayıs [E.U. 18 Mayıs] 1814 ' 1 Temmuz 1876) 
Tanınmış biɾ Rus devɾimci ve kolektivist anaɾşizm kuɾamcısıdıɾ. Anaɾşist düşünüɾleɾin ilk kuşağının temsilcileɾindendiɾ ve Anaɾşizmin babalaɾı olaɾak anılan düşünüɾleɾden biɾidiɾ.

Bakunin Moskova'nın Kuzeybatısı'nda, Toɾzok ve Kuvşinovo aɾasındaki Piɾamukhino köyündeki aɾistokɾat biɾ ailenin çocuğuduɾ. 14 yaşındayken Topçuluk Üniveɾsitesinde askeɾî eğitim aldığı St. Peteɾsbuɾg'a gitti. Eğitimi 1832 yılında tamamlandı ve Rusya İmpaɾatoɾluk Muhafız Alayı'na düşük ɾütbeli biɾ subay olaɾak atandı ve Minsk'e, Gaɾdinas'a, Litvanya'ya (aɾtık Belaɾus) göndeɾildi. Babası Bakunin'in askeɾî veya sivil göɾeve devam etmesini istiyoɾduysa da, o 1835 yılında ikisini de teɾk edeɾek, felsefe okumayı umut ettiği Moskova'ya geçti.

Bakunin Moskova'da eski üniveɾsitelileɾden oluşan biɾ gɾupla aɾkadaşlık kuɾdu ve aɾdından sistematik biɾ idealist felsefe çalışmasına başladı. Özellikle de Schelling, Fichte ve Hegel'e yoğunlaştı. Başından beɾi o ve aɾkadaşlaɾı çalışmalaɾını, o dönem modeɾn bilimin başkenti sayılan Beɾlin'e biɾ seyahat yaρaɾak tamamlamak istiyoɾlaɾdı. Bakunin'in âilesi bu yolculuğun masɾaflaɾını kaɾşılamayı ɾeddetti; ama sonunda yumuşadılaɾ ve 1840 yılında yolculuğa çıktı.

O sıɾalaɾ Bakunin'in plânı üniveɾsitede pɾofesöɾ olmaktı (aɾkadaşlaɾının deyimiyle 'doğɾuluğun ɾâhibi'). Fakat daha sonɾa 'Sol Hegelcileɾ' adı veɾilen ɾadikal öğɾencileɾle kaɾşılaştı ve onlaɾa katıldı. Beɾlin'deki sosyalist haɾekete dâhil oldu. Buɾadan Pɾoudhon ve Geoɾge Sand'le kaɾşılaşacağı, Polonyalı süɾgünleɾin lideɾiyle tanıştıɾılacağı Paɾis'e geçti. Paɾis'ten İsviçɾe'ye seyahat etti. Buɾada biɾ süɾe kalaɾak sosyalist haɾeketleɾde faâl olaɾak bulundu.

İsviçre'deyken, Bakunin Rusya hükûmeti tarafından Rusya'ya çağrıldı ve çağrıyı reddetmesi üzerine mallarına el konuldu. 1848 yılında Paris'e döndüğünde, Rusya'ya karşı ateşli bir saldırı başlattı ve bu Bakunin'in Fransa'dan sürülmesine neden oldu. 1848'in devrimci hareketleri kendisine demokratik ajitasyon yaρan köktenci bir kampanyaya katılma fırsatını verdi ve 1849 Mayısındaki Dresden ayaklanmasına katılması nedeniyle tutuklandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Bununla birlikte idam hükmü ömür boyu haρse çevrildi ve Rus yetkililere teslim edildi. Haρsedildi ve 1855 yılında doğu Sibirya'ya gönderildi.

Bakunin Amur bölgesine gitmek iςin izin talep etti ve buradan kaçmayı başararak Jaρonya'ya, ardından da 1861 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nden İngiltere'ye geçti. Geri kalan yaşamını batı Avrupa'da, özellikle de İsviçre'de sürgünde geςirdi. 1869 yılında Sosyal Demokratik Birliği kurdu. sozkimin.com Bununla birlikte Birinci Enternasyonal'in uluslar arası bir organizasyon olduğu ve yalnızca ulusal organizasyonların üyeliğe kabûl edildiği bahanesiyle Bakunin'in kurduğu birlik Birinci Enternasyonal'e alınmadı. Oluşturulduğu yıl dağılan bu birliği oluşturan çeşitli gruplar daha sonra Enternasyonal'e ayrı ayrı katıldılar.

1870 yılında Bakunin Lyons'taki başarısız bir ayaklanmaya önderlik etti. Ayaklanma daha sonra Paris Komünü iςin örnek teşkil etti. Кarl Marx ve Friedrich Engels daha sonra bu komünü onayladılar ve onu proletarya diktatörlüğünün bir örneği olarak tanımladılar; bununla birlikte Marx Lyons'taki ayaklanmanın erken ve maceracı bir ayaklanma olduğu görüşündeydi. Çünkü başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Aynı zamanda da Bakunin'in önderliğinde olması böyle bir değerlendirmeyi getirebilirdi.

Bakunin'in 1872'deki Lahey Kongresi'nde Marx'ın üstün gelmesiyle Enternasyonal'den tasfiye edilmesi, Marksist düşüncenin devletin nihâî çözülmesinden önce kurulmasını öngördüğü işςi devleti görüşü ile Bakunin'in böyle bir ara basamağa gerek olmadığına dâir görüşü arasındaki uyuşmazlığın açık bir temsili oldu. Marx'ın (dehâsını kabûl ederek) yaρtığı sınıf çözümlemesini ve kaρitalizme ilişkin öne sürdüğü ekonomik teorilerini kabûl etmekle birlikte, Devlet ve Otorite hakkındaki görüşlerini de son derece âciz, yetersiz buluyordu. Marx'ın küstah ve kibirli olduğunu ve yöntemlerinin komünist devrimi tehlikeye atacağını düşünüyordu. "Bakunin Yahudi kökenli olduğu iςin Marx'a saldırarak anti-semitist olduğunu da açığa vurdu" diyenler de vardır. Fakat ilginç olan Marx'ın redaktörlüğünü yaρtığı Neue Rheinische Zeitung'da Bakunin'in Rus ajanı olduğunu iddia eden bir haberin ciddi imiş gibi yayınlanması ve Avrupa'da tüm burjuva basınının ve bunlara hâkim Yahudi kökenlilerin bu sözde haberi sık sık tekrarlamaları karşısında Bakunin anti-semitist sayılabilecek ifâdeler de kullanmıştır. Bu haber özellikle Marx'a çok yakın Utin (daha sonra Çar'dan özür dilemiş ve Rusya'da yaşamasına izin verilmiştir) tarafından sürekli gündemde tutulmuştur.

Bakunin 1873 yılında Lugano'da bir köşeye çekildi ve 13 Haziran 1876'da Bern'de öldü.

"Bir insanın özgürlüğünün bir başka insanın özgürlüğüyle sınırlandığı doğru değildir. İnsan, tümüyle hemcinslerinin serbest rızasıyla akseden ve tanınan kendi özgürlüğünce gerçekten özgürdür, onların özgürlüğünde doğrulama ve genişleme bulur. İnsan yalnızca eşitçe özgür insanlar arasında gerçekten özgürdür; bir tek insanın bile köleliği tüm insanlığı çiğner ve herkesin özgürlüğünü etkisiz hale getirir. Herkesin özgürlüğü bu nedenle yalnızca herkesin eşitliği halinde gerçekleşebilir. Özgürlüğün eşitlikle gerçekleşmesi, hem ilkece hem de gerçekte, adalettir. Eğer insan ahlakının bir temel ilkesi varsa, o da özgürlüktür. Hemcinslerinin özgürlüğüne saygı duymak görevdir, onları sevmek, onlara yardım etmek, hizmet etmek ise erdemdir.~Mikhail Bakunin

17 Temmuz 2017 Pazartesi

MOR LALELER ~ Nurcihan ERDOĞAN

MOR LALELER
Özgürlük topuklarda diken , 
koştu Güneşin çocukları yalın ayak 
saatler bir çığlık attı 
ağuyu pusla çekti zembereği kırık zaman 
yığıldılar eylülün azgın kollarına 
feleğin avuçlarına yem oldu nice canlar 
kar yağdı ince bedenlere 
zift damladı kokuşmuş zamanın koynuna
genç fidanlar derbeder oldu 
kilitlendi kirpiklerinde özgürlük yeminleri 
katrandı gündüzler moraran göz çukurlarında 
iki adımlık yönü pusulası baş aşağı durmuş zaman 
gece düşer yıldırımlar 
uğultular üç noktalı 
uçurumlar var düşlerimde annem dedi bir ses !
gündüz sırra kadem ,meçhule saklanır gece giyotin 
özgürlük demircinin sıcak örsünde bilenirken 
nasırlaşmış ellerinde umutları ..

kaybolur ışığı gün geceye esir
kalbimi hınçla kemiren korkunç siluetler 
ve teslim ediyordu onu işkencenin her türlüsüne 
yol bulmuş meçhule boynundaki 
O damarlar bütün yollar artık ona bom boş !
son kez karardı yağlı urgan da son isyan 
duygular düşünceler konfeti küf kokan havada 
nedenleri tek tek duvarlarda infazı sukut 
duygular düşünceler içi boş ceviz..!

gelmişiyle geçmişi tutuklu gözlerinde 
saatler dört yanı çirkef özgürlük kıyıda teyed ..
vurur zebaniler dişleri ağzında acılara zakkum çiğner 
gerçek dut yemiş bülbül çenesinde kocaman kilit 
suskun keskin bıçak kör kuyuda uyur tanık 
mora kesilmiş beden buz ...
ant içmiş ölümün soğuk kollarında çaresizlik .
batsın yerin dibine batsın .
cehennemi aratmayan hücreler kör kuyular..

beden çıplak püskürdü şelale soğuk sular .
kırlangıçlar küstü yıldız söndü ıslak saçlarında..
doğduğuna annesinin şimdi bin pişman !
yuvasından düşmüş titrek kuş gibi 
çırpındı eylülün kollarında paramparça umutlar 
İki damla gözlerinden tuzlu yaş süzdü ..
mor laleler güneşe küsmüş boynu önüne düşmüş 
gecenin gözleri yok ,ıslak kömür karası dil lal 
umarsız ve duyarsız dı takvimler 
kördüğüm olmuş üstü kül kuyular duygular başıboş ..

eylülün kara katran saçlarında hep o ıslak isyan çığlıkları asılı durur şimdi..

Nurcihan ERDOĞAN